Türkiye'de Karbon Ticareti Deneyimi

Ömer Akyürek Yönetici Danışman / OAK Danışmanlık

18. yüzyılda başlayan endüstriyelleşme süreci ile birlikte tarım, hayvancılık ve hammadde odaklı ekonomiden, hammaddenin işlenmesine ve üretimine dayalı bir ekonomiye geçişe tanıklık etmekteyiz. Hatta ve hatta günümüzde ekonominin işleyişinin üretime ve tüketime dayalı olduğu söylenebilir. Üretimin tüketimi, tüketimin de üretimi tetiklediği bu döngünün en büyük ihtiyacı ise enerjidir. 

20. yüzyılın sonlarına kadar enerji üretiminde kullanılan doğal kaynakların bolluğu ve tükenmezliği ile ilgili herhangi bir şüphe bulunmazken, artık kömür, petrol ve doğalgaz gibi fosil kaynaklara dayalı enerji üretiminin bir “son kullanma tarihi” olduğunu idrak etme sürecinden geçmekteyiz. 

Bu sürece paralel olarak fosil yakıtların kullanımı ile ilgili, enerjinin sürekliliği sorunu olmanın ötesinde belki daha da önemli olan başka bir problemin de varlığını keşfediyoruz. Üretimin vazgeçilmez bir girdisi olan elektrik ve ısı üretmek için kullanılan fosil yakıtlar aynı zamanda doğaya ve çevremize kabullenebileceğimizin ötesinde zararlar vermektedir. Bu zarar listesinin başında ise iklim değişikliğine sebep olan Sera Gazları bulunmaktadır. Sera gazlarındaki tarihsel gelişimi en azından yavaşlatmak ve hatta geriye çevirme ödevi, bu neslin sorumlulukları arasında yer almaktadır. 

ÇÖZÜM VAR...MAALESEF KOLAY DEĞİL
Çözüm yolları mevcuttur ve bilinmektedir. Enerjinin üretimi noktasında yenilenebilir enerji kaynakları gibi daha temiz kaynakların kullanılması ve daha az enerji ile daha çok üretim yapabilme kabiliyetinin yani enerji verimliliğinin sağlanması, çözüm yollarının başında yer almaktadır. Her iki temel önlem için teknolojiler mevcut olmakla beraber bunların hayata geçirilmesi ve yaygınlaştırılması maalesef çok kolay değildir. Her ne kadar kömür ve doğalgaza dayalı enerji santrallerinin bugün yasaklanması veya fosil yakıtlara dayalı yeni (ve eski) yatırımlara ağır vergilerin getirilerek temiz teknolojilerinin teşvik edilmesi, iklim değişikliği ile ilgili mücadelede ileriye doğru büyük bir sıçrayış gerçekleştirecek ise de, mevcut sistem içerisinde kısa ve orta vadede hayata geçirilebilecek önlemler değildir. 

Toplumların “modernleşme” ve “gelişme” algısı, ihtiyaçtan bağımsız bir tüketim ile ilişkilendirildiği sürece daha çok üretim olması ve bu üretimin de ekonomik olması beklenmektedir. Dolayısıyla alınacak önlemlerin münferit örneklerin ötesinde yaygın ve etkili olabilmesi için mevcut ekonomik sistemin işleyişi ile uyumlu olması gerekmektedir. Yani başka bir değişle temiz enerji yatırımları sadece çevre hassasiyeti ile atılan bir adım ve bu vicdanı taşıyanların inisiyatifinde bir maliyet unsuru olarak değil, günümüz piyasa ve rekabet koşullarında geçerliliği olan bir gelir kalemi olarak ve/veya maliyet verimli yatırımlar olarak yeniden tanımlanması gerekmektedir.

EMİSYON TİCARETİ YENİLİKÇİ VE BİR O KADAR DA KARMAŞIK BİR ÇÖZÜM...
Bu noktada emisyon ticareti veya daha doğru bir tabir ile “sınırla ve pazarla” (cap and trade) sistemi, probleme oldukça yenilikçi ve bir o kadar da karmaşık bir çözüm denemesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Piyasa tabanlı bu yaklaşım, emisyonların belli seviyelerin altına inmesini hedeflerken, hedefe ulaşmak için yapılan yatırımın, maliyeti en düşük coğrafyada veya teknolojilerle gerçekleştirilmesine olanak sağlamaktadır. Sağ cebimizdeki emsiyonu sol cebimize aktarıp, net emisyon azaltımlarının sıfır olmasını önlemek amacı ile de “additionality” yani özgün katkı olarak bilinen bir kriter konmuştur. “Sınırla ve pazarla” sisteminin tasarlandığı şekilde fayda sağlayabilmesi açısından ve sistemin işleyişinin daha doğru bir şekilde anlaşılabilmesi için çok önemli olan özgün katkı konusunu maalesef bu yazımda detaylandıramayacağım. Ancak kısaca değinmek gerekir ise özgün katkı, proje kaynaklı emisyon azaltımlarının, tarihsel gelişimin haricinde gerçekleşmesidir. Daha anlaşılır bir dille ifade etmek gerekir ise, eğer bir emisyon azaltım projesi, sadece karbon ticareti mekanizmalarından istifade ederek hayata geçirilebiliyor ise, projenin özgün katkısı olduğu sonucuna varılabilir.   

Günümüzde içinde emisyon ticaretini bir araç olarak kullanan çeşitli sistemler vardır. Amerika, Yeni Zelanda ve İngiltere gibi bölgesel uygulamalar olduğu gibi daha kapsamlı ve çok uluslu “ortaklık girişimleri” de bulunmaktadır. Herhalde bunların içerisinde en kapsamlı ve iddialı olanı Kyoto Protokolü altında oluşturulan “Esneklik Mekanizmalarıdır”.  11 Aralık 1997 senesinde imzalanan ve aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 191 ülkenin taraf olduğu Kyoto Protokolü esasen, Protokolün Ek I de yer alan 37 gelişmiş ülkenin sera gazı emisyonlarını, 2008-2012 periyodu içerisinde 1990 baz seviyelerinden yaklaşık olarak %5’lik bir azaltımını hedeflemekte ve taahhüt etmektedir. Gelişmiş olarak tanımlanan ve küresel olarak sera gazı salınımında en büyük paya sahip olan bu 37 Ek I ülkesinin hedeflerine maliyet verimli olarak ulaşabilmeleri amacı ile de esneklik mekanizmaları oluşturulmuştur (CDM, JI ve Emission Trading). 

Kyoto Protokolü ile küresel olarak sera gazlarına bir sınır getirilmiş ve hedef sınırlara ulaşmak için alınacak önlemlerin, yapılacak olan yatırımların maliyetinin düşürülmesi amacı ile esneklik mekanizmaları getirilmiştir. Ek I ülkesi olan Hollanda’da yer alan bir çimento fabrikasında 10€ maliyet ile yapılacak olan bir filtre sistemi ile 1 ton CO2 azaltmak yerine, Ek I harici olan Pakistan’da yatırım için finansal kaynak arayan bir rüzgar santralinden 10 € karşılığında 100 ton CO2 satın alabilmektedir. Emisyon ticareti ile yatırım maliyetleri azaltılmış ve birim maliyete fayda miktarı arttırılmış olmaktadır. En azından sistem bunu hedeflemektedir. 

Özellikle Türkiye’de karbon ticaretinin ne olduğunun anlaşılması ve bu konuların verimli bir şekilde tartışılabiliyor olması, fikre değil bilgiye dayalı analizlerin yapılabiliyor olması önemlidir. Dünya’da, sadece üretim ve tüketim değerlerinin temel alındığı bir ekonomik sistemden üçüncü bir referans noktası olarak “çevreye olan etkinin” de bir değer taşıdığı “Düşük Karbon Ekonomisine” geçişin hazırlıkları yapılmaktadır. Gelişme ve ilerlemede büyük iddiaları olan Türkiye’nin bu hazırlıkların gerisinde kalma veya geriden takip eden konumunda olma lüksü bulunmamalıdır. 

Peki, Türkiye bu sürecin neresinde bulunmaktadır? Bilgi seviyesi ve tecrübesi Türkiye’yi bu hazırlık sürecinde etkin bir rol üstlenmeye, kaderini kendi tayin etmeye yeterli midir? 

Fikir ve görüşlerine değer verdiğim Sayın Dr. Oğuz Can Bey yakın bir geçmişte dinleme fırsatı bulduğum bir oturumda, Türkiye’nin 2006 senesine kadar bu konulara, gelişim sürecini olumsuz olarak etkileyebilecek, sınırlayabilecek bir tehdit olarak algıladığını ancak 2006 senesinden sonra tehdit algısının fırsat algısına dönüştüğü şeklinde bir analiz ortaya koymuştur. Bir OECD ülkesi olan Türkiye, Kyoto Protokolü’nde asıl yükümlülüğü yerine getirecek olan EK I ve azgelişmiş ülkelere teknolojik yardım sağlaması gerekli ülkelerin bulunduğu Ek II grubunda yer almaktaydı. Her iki gruba da dahil olmasından dolayı ekonomik kalkınmasını yavaşlatacağı endişesi ile bu protokole imza atmamıştır. Uzun uğraşlar sonucu 2001 Marekeş Konferansı’nda Ek II grubundan kendini çıkartmayı başaran Türkiye’nin Kyoto Protokolüne imza atması ancak 2009 yılında gerçekleşmiştir.   

2006 senesi, Türkiye’nin karbon ticareti ile tanıştığı ve tehdit algısının fırsat algısına dönüşmesini tetikleyen gelişmelerin başlangıç yılı olarak telaffuz edilebilir. Balıkesir Bandırma’da kurulan Bares II Rüzgar Enerji Santrali, 2006 senesinde Türkiye’nin ilk karbon azaltım projesi olarak “Gönüllü” emisyon ticareti piyasalarında yerini almıştır. Türkiye için yeni olan bu piyasanın sunduğu finans çözümü hızlı bir şekilde, özellikle yenilenebilir enerji alanında yatırım yapan firmalar tarafından benimsenmiş ve takip eden yıllarda eşine az rastlanır bir hızda gelişme göstermiştir. Bugün itibarı ile Türkiye’de çeşitli standartlar (Ağırlıklı olarak “Gold Standard” ve VCS- Voluntary Carbon Standard) ile geliştirilen toplamda 180’i aşan karbon azaltım projesi bulunmaktadır. Bu projelerin büyük bir çoğunluğunu Hidroelektrik ve Rüzgar santralleri oluştururken çöp gazından ve jeotermal kaynaklardan elektrik üretimi projeleri de bulunmaktadır. Bu projelerin emisyon azaltımları –veya bu projelerden kaynaklanan karbon kredi potansiyeli 11 milyon ton CO2 eq/yıl gibi küçümsenemeyecek bir rakama ulaşmıştır. Bugün itibarı ile şebekeye bağlantısı gerçekleştirilmiş rüzgar santrallerinin hemen hemen tamamı, gönüllü karbon piyasalarında yer almaktadır. 

“Premium kalite” karbon kredisi standardı olan ve uluslararası bir kuruluş olan “Gold Standard’ın” portföyünün yarısını Türkiye projeleri oluşturmaktadır. Önemli ölçüde özel sektörün girişimleri ile şekillenen Türkiye’nin gönüllü karbon ticaretindeki deneyimi, Türkiye’nin tehdit algısının bir fırsat algısına dönüşmesine büyük katkıları olmuştur. Mevcut yatırımlara yılda 40 – 50 milyon € gibi ek bir kaynak potansiyeli sunan gönüllü piyasa, eğer Türkiye zamanında ve doğru şartlar altında Kyoto’ya taraf olabilseydi (Ek I listesinden de çıkabilseydi), uyum piyasalarında aktör olma fırsatı yakalamış ve bu potansiyeli daha rahat bir talep ortamında şu anki portföyün ve hacmin çok üzerine taşıyabilecek bir pazara açılmış olabilecekti.  

Türkiye’de özellikle son zamanlarda hız kazanan ve odağında Kyoto sonrası döneme hazırlık ve pozisyon alma çabalarının temelini bu deneyim ve algı oluşturmaktadır. Türkiye’nin 6 senelik karbon ticareti deneyiminin daha doğru anlaşılabilmesi için gönüllü ve uyum piyasalarının ne olduğu ve nasıl işlediği ile ilgili kısa bir açıklama yapmakta fayda vardır. 

Uyum piyasalarının işleyişi temel olarak yazının başlarında da açıkladığım “sınırla ve pazarla” (cap and trade) yaklaşımından oluşan piyasalardır. Firmaların uyması gereken bir sınır vardır ve kredilerin alıcıları bu sınır değerlere en düşük maliyetle ulaşmak amacı ile yatırımların daha ucuz olduğu gelişmekte olan coğrafyalardaki emisyon azaltım projelerinden karbon kredileri satın almaktadırlar. Ceza ve ödül sistemlerinin her ikisini de içinde barındıran ve birbiri ile olan ilişkileri ile tanımlanan mekanizmalardır. Ancak gönüllü piyasalarda kredilere olan talep herhangi bir sınırlama veya ceza ile ilişkilendirilmemiştir. Yani karbon kredileri, bunları sadece gönüllülük (daha doğru bir açıklama ile bir PR değeri oluşturmak için) esası ile satın alan firmalar tarafından alınmaktadır. Esasında sadece “ödülden” oluşan bir mekanizmadır. Bundan dolayı 

fiyatları ve hacimleri itibarı ile de uyum piyasalarının da çok altındadır. Uyum piyasaları sıkı kurallara bağlı, şeffaf, takip edilebilir ve işleyişinde devletlerin ve devlet üstü organizasyonların da tanımlı olduğu, fiyatların önceden tahmin edilebildiği bir mekanizma iken gönüllü piyasalar, kuralların değişkenlik gösterebildiği, daha kapalı, ve fiyatların daha büyük aralıklarda değişkenlik gösterdiği piyasalar olma özelliği göstermektedir. Gönüllü piyasalarda karbon kredilerinin değeri, ilişkilendirildiği standartlarla değişkenlik göstermektedir. Türkiye’deki projelere baktığımızda ağırlıklı olarak “Gold Standard” ve VCS standartlarında geliştirildiğini görmekteyiz. Bu iki standart, gönüllü piyasalar içerisinde “uyum piyasalarındaki” standarda en yakın iki standart olduğunu ve mümkün olan en yüksek fiyat marjını sağladığını belirtmekte fayda vardır. 

Ancak Türkiye, sadece gönüllü piyasalara hitap etmesinden dolayı, emisyon ticaretindeki deneyimi yalnızca yenilenebilir enerji yatırımları ile sınırlanmış durumdadır. Uyum piyasalarında enerji üretiminden tüketimine, ulaştırma sektöründen binalara, kimya endüstrisinden demir çelik üretimine kadar 15 sektörel kapsamda proje geliştirmek mümkünken Türkiye’de sadece 2 sektörel kapsamda projeler geliştirilebilmektedir. Bu ise Türkiye’deki deneyimin ve tecrübenin sınırlı kalmasına sebep olmuştur.  

TÜRKİYE’NİN KARBON TİCARETİ DENEYİMİ VE 2012 SONRASI SENARYOLARIN TARTIŞILMASI
Türkiye 2006 senesinden bu yana karbon ticareti konusunda önemli bir tecrübe edinmiştir ve edinmeye de devam etmektedir. Bu tecrübe, Türkiye’nin tehdit algısının bir fırsat algısına dönüşerek, 2012 sonrası senaryoların önceden tartışılmasına ve kendi çıkarlarına en uygun şekilde gerekli adımların atılabilmesi için bir farkındalık yaratması açısından oldukça önemlidir. Ancak tek başına bu tecrübe, Dünya’da yeni şekillenmeye başlayan “düşük karbon ekonomisini” tam olarak anlamaya ve doğru kararlar almaya yeterli değildir. Karbon ticaretinin, emisyon azaltımlarının maliyet verimli olarak gerçekleştirilmesi için geliştirilmiş bir araç olduğunu bilinçli veya bilinçsiz olarak unutup/göz ardı edip bunu bir amaç olarak benimser ve iklim değişikliği ile mücadelede nasıl çözümün bir parçası olmamız gerektiğini değil de sadece bu işten nasıl karlı çıkarız sorusunu kendimize sorarsak, bulacağımız cevaplar bizi bir sonraki dönemde arzu ettiğimiz ve hak ettiğimiz konumu sağlamayacaktır. 

Türkiye’nin elbette sanayi gelişimini ve kalkınmasını yavaşlatabilecek veya maliyetini daha da yukarıya çekebilecek adımlardan sakınma gereksinimi var ise de, uluslararası arenada takınacağı “gelir odaklı” imajından da uzak durulması gerektiği kanaatindeyim. Türkiye’nin önümüzdeki sürece kendisine maksimum fayda veya minimum zarar ile girmeyi hedeflemesi doğaldır ve olması gerekende budur ancak bunu taşına altına elini koymadan veya amaca yönelik çözümün bir parçası olmadan sadece araçlardan istifade etme gayesi ile gerçekleştirebilmesi zordur. Kyoto sonrası dönemin tartışıldığı uluslararası mecralarda Türkiye’nin, ayrıcalıklı Ek I ülkesi argümanı, yani “emisyonlarımı sınırlandıracak kadar gelişmiş değilim” söylemi bu sebepten ötürü beklediğimiz kabulü bulamamaktadır. Özellikle düşük karbon ekonomisine geçişin öncü rolünü benimseyen Avrupa Birliği ile bir taraftan gelişmişliğini parlatarak birliğe dahil olma sürecine devam eden Türkiye, iklim değişikliği ile ilgili konularda gelişmekte olan ülke rolünü benimsiyor olması, tartışma ortamlarında elimizi zayıflatan bir tezatlık oluşturmaktadır. 

Bilindiği üzere 2008-2012 dönemini kapsayan Kyoto Protokolünün 2012 sonrasına sarkıtılıp sarkıtılamayacağı veya nasıl bir yapıda devam edebileceği tartışmaları gündemdedir. Bu konuda değişik fikirler bulunmakla beraber, 2012 sonrası durum ve senaryolar için ortaya konanların bugün itibarı ile tahminden öteye geçmesi mümkün değildir. Ancak iklim değişikliği ile mücadele gerekliliği ve önceliğinde bir değişiklik olmadığı müddetçe önlemlerin maliyeti konu olmaya devam edecektir ve mevcut serbest piyasa işleyişi ile uyumlu maliyet düşürücü mekanizmalara ihtiyaç duyulacaktır. İsmi ve/veya yapısı değişse de, emisyon azaltımlarının nerede düşük maliyetle gerçekleştiriliyor ise orada yapılmasını sağlayan karbon ticaretinin bir araç olarak devam etmesini bekleyebiliriz. Türkiye, büyüklüğü, kaynakları, potansiyeli ve imkanları ile, maliyet verimli yatırım ve önlemler için ideal bir ev sahibidir. Dolayısıyla 2012 sonrası sürecin doğal bir çözüm ortağıdır. Türkiye, taraftar kitlesi yaratmakta yetersiz kalan ayrıcalıklı Ek I ülkesi argümanı ile yol almaya çalışmak yerine iklim değişikliği ile mücadelede masaya koyabileceği güçlü yanlarını ön plana sürerek pazarlık imkanlarını arttırabileceği kanaatindeyim. 

UMUT VERİCİ ADIMLAR
Türkiye’de bu konularda atılan adımlar ümit verici ve doğru adımlardır. “Ölçemediğini yönetemezsin” yaklaşımının bir neticesi olarak 25 Nisan 2012 tarihinde yürürlüğe giren “Sera Gazı Emisyonlarının Takibi Hakkında Yönetmelik”, Türkiye’nin masaya koyacağı gücün ve sunacağı çözüm imkanlarının ne olduğunun tespiti yönünde atılmış doğru bir adımdır. Bu adımın devamının getirilmesi ve doğru istikamette ilerleme sorumluluğu alışılagelmiş bir refleks olarak devlete tahsis edilmiş olsa da, başarıya ulaşabilmemiz için tüm paydaşların sürece katılımı şarttır. Türkiye, doğru adımları sadece katılımcı ve çözüme dayalı bir tartışma sonucunda atabilir. Düşük karbon ekonomisine geçiş sürecinde bilgi ve deneyim tekelinin, buzdağının sadece küçük bir kısmını oluşturan karbon ticareti konusunda danışmanlık hizmeti veren firmalardan, aralarında STK’ların, üniversitelerin ve özel sektör temsilcilerinin de bulunduğu daha geniş bir paydaşlar yelpazesine dağıtılması gerekmektedir.

Yorum yaz...