Cesur Yeni Dünya’nın Cesur Anlatıcısı

Filiz Telek

Batı Amerika’dan yolculuğa başlayarak, daha sürdürülebilir bir dünya isteyen insanların hikayesini anlattığı projesi Cesur Yeni Dünya’nın hikayesini, Türkiye’ye küçük bir mola vermek için uğrayan Filiz Telek’ten dinledik.

Filiz Telek, Türkiye’deki Slow Food Gençlik Hareketi, Permakültür Buluşmaları ve Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali gibi pek çok etkinliğin organizasyonunda görev almış bir çevre aktivisti. Aynı zamanda “Sürdürülebilir Yaşam” adlı blogunda Türkiye ve dünyadaki sürdürülebilirlik adına yapılan çalışmaları okurlarıyla paylaşan Telek, şimdilerde Cesur Yeni Dünya projesiyle bir “hikaye anlatıcısı” olarak karşımıza çıkıyor. Batı Amerika’dan yolculuğa başlayarak, daha sürdürülebilir bir dünya isteyen insanların hikayesini anlattığı projesi Cesur Yeni Dünya’nın hikayesini, Türkiye’ye küçük bir mola vermek için uğrayan Filiz Telek’ten dinlemek için buluştuk…

Çevre konusunda yaptığınız çalışmalardan ve yazdığınız bloglardan sizi tanıyoruz. Hikâyenizi bir de sizden dinleyelim…
Ben aslında Boğaziçi Üniversitesi İşletme mezunuyum fakat mezun olduğum noktada, o yönde gitmeyeceğimi biliyordum. Onu takiben kısa bir dönem yurtdışında uluslararası bir şirkette çalıştım. Türkiye’ye döndüğümde ise Buğday Derneği’nde çalışmaya başladım. Baktım kurumsal yapılara çok sığabilen bir insan değilim, o yüzden kendi başıma ya da herhangi bir yapıya dahil olmadan bir şeyler denemek istedim. Bu şekilde son 6yıldır hiçbir yapıya dahil olmadan ama başka kişilerle iş birliği dahilinde sürdürülebilir yaşamla ilgili pek çok projede yer aldım. Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali de dahil olmak üzere Permakültür Topluluğu’nun ve Network’ünün oluşturulmasıyla ilgili ve insanların bir araya gelip kaynaşması, sosyal medya üzerinden ağların oluşturulması ile ilgili çalışmalarda bulundum. İlk Türkiye permakültür buluşmasının organize edilmesinde rol aldım. Aslında ben sürdürülebilir yaşamın toplumsal ve sosyal boyutuyla gönül bağı kurdum. Benim gözlemlediğim, insanlar arasında doğru iletişim kurulamadıktan ve örgütlenemedikten sonra hiçbir işin yürümediğiydi. Bu noktada kilitleniyoruz ve özellikle bu yüzden, bu ülkede çok kan kaybediyoruz. Topluluklarla çalışırken ben de olumsuz tecrübeler yaşadım. Permakültür etkinlikleri organize ettim ama asıl yapmak istediğim insanları bir araya getirip, öyle bir topluluğun oluşmasını sağlamaktı. Yaptığım işlerin özünde galiba bu var…

Cesur Yeni Dünya

Cesur Yeni Dünya’nın izinde hikayeler toplamaya başladınız. Bu süreç nasıl gelişti?
2009 yılında projelere ara verdim ve aynı yılın ortalarına doğru yorulduğumu hissedip hiç bir iş yapamaz hale geldim. “Güzel işler yapıyorum ama bir şeyi yanlış yapıyorum galiba” diyerek bir yolculuğa çıktım. O zaman batı Avrupa’ya gittim, 7 ay Avrupa’da kaldım. O dönemde “gerçekte ne yapmak istiyorum” üzerine kafa yordum ve daha çok yaratıcılıkla ilgili çalışmak istediğimi fark ettim. Uzun zamandır yazıyordum, fotoğrafçılık da hep ilgimi çekmişti, sonra videoya merak sarmaya başladım. Em sonunda bunları bir araya getirip ne yapabilirim diye düşünüyordum ve 2011 yılına o niyetle girdim. Bir video kamera, fotoğraf makinesi, iyi bir bilgisayardan oluşan bir ekipman edinip mobil olarak medya ile ilgili bir şeyler denemeye niyet ettim. “Ben artık multi medya hikaye anlatıcılığı yapacağım” diye çıktım ortaya…

2011 sonbaharında Amerika’ ya gitmem gerektiğine dair bir içgüdü, bir iç ses oluştu. Tam olarak ne yapacağımı bilmiyordum ama hep iç sesimi dinleyerek hareket ederim. Amerika’nın batı kıyısına gitme ve hikaye anlatıcılığı ağustosta böylece bir araya geldi. Cesur Yeni Dünya** fikri o zaman ortaya çıktı. Benim şu anda en çok ilgimi çeken hikaye, insanlığın geçiş süreci ve bu geçiş sürecinde hem bireysel, hem toplumsal, hem de kolektif insanlar olarak nasıl dönüştüğümüz ve yeni dünyanın nasıl bir şey olduğuna dair bir hikaye anlatmak, o büyük resmi görmeye çalışmak. Bütün bu dünyanın sonuyla ilgili 2012 söylemlerine, bu efsanelere inanmasanız bile dünyada olup biten her şey sanki bir noktaya işaret ediyor gibi. Onu anlamak istedim. Benim kendime göre süreçle ilgili bir hikayem var ama bir de Amerika’da paradigma değişikliği ile ilgili çalışan vizyon sahibi insanlarla, spiritüel hocalarla, sürdürülebilir yaşama dahil çalışan aktivistlerle konuşmak istedim. “Onların hikayesi nedir, onların gördükleri hikaye nedir? “ diye merak ettim…

Neden özellikle Batı Amerika’yı tercih ettiniz?
Aslında tamamen içgüdü, hep batıdan başlamam gerektiğine dair bir içgüdüm vardı. O dönemde Occupy* (İşgal) hareketi New York’ta başladı ve ben 2-3 hafta sonra Amerika’ya gittim. Tam da insanlığın hikayesi dediğimiz yerde Occupy eylemlerinin başlaması, bir eşzamanlılık oldu. New York’ta başlamasına rağmen batıya gitmemin doğru olduğunu hissettim. Bunu bilimsel olarak kanıtlamak mümkün değil ama özellikle “Bay Area“ denilen San Francisco, Berkeley, Oakland’dan oluşan o körfez bölgesi, yeniliklerin, yeni fikirlerin doğduğu, yoktan var olduğu bir nokta gibi geliyor bana. Zaten Amerika’da da hep derler; batı hep daha yenilikçi ve açık fikirlidir, öncüdür, fikirler batıdan doğuya doğru gelir ve doğuda kemikleşir, kurumsallaşır. Bunun daha önce bilincinde değildim ama oraya gittiğimde gerçekten öncü bir ruh olduğunu fark ettim. Bu bölgede ayrıca benim çok ilgimi çeken farklı insan kitleleri vardı; yaratıcı grubu oluşturan sanatçılar, permakültür gibi çalışmaları aktif olarak hayatın içinde uygulamaya çalışan aktivistler, insan bilincinin evrimiyle ilgili spiritüel olarak çalışan gruplar ve bir de bu üçünün kesişimi bir kitle var.

Bu gruplar içinde siz kendinizi hangi gruba dahil görüyorsunuz?

Ben, o üçünün kesiştiği noktaya koyardım kendimi. Orası bana çok zengin bir insan coğrafyası sundu ve bu yüzden bu insan kitlesi bana çok cazip geliyor. Orada olmak, o insanlarla tanışmak hem entelektüel olarak, hem yaratıcılık anlamında, hem de eyleme geçme anlamında çok tatmin eden bir tecrübeydi.

Occupy hareketlerini yakından gözlemleyen biri olarak izlenimleriniz nedir?
Kamp bölgesinde kalmadım ama Los Angeles, Santa Fe, San Francisco ve Oakland’taki Occupy kamplarında bulundum. Oakland’da 19 Kasımda yaptıkları büyük yürüyüşe katıldım, önemli bir yürüyüştü o. Onla ilgili videolar da yaptım. Occupy hareketini biraz dışarıdan gözlemleme rağmen sempati duyduğum bir hareket oldu. Biraz da insanların çok büyük bir heyecanla başlayıp yavaş yavaş tıkanmaya doğru gittiklerine de üzülerek şahit oldum. Çünkü sonuçta bu bir deney, “hiyerarşik olmadan, yatay bir şekilde kendi kendimize nasıl organize oluruz”un bir deneyiydi ama insan egosunun hala o oluşumlarda da aktif olduğunu gördüm. Mesela “%99” söylemi bana hep “Peki o %1 kim?” sorusunu sorduruyor. Bu, üzerine pek çok spekülasyon yapılan en zengin kesim olsa da, orda da hala bir yabacılaştırma, ötekileştirme var. Ben de dahil bunun pek de olgun bir yaklaşım olmadığını düşünen bir kesim var. Bir yandan da bu eylemler, kışın getirdiği zorluklar yüzünden artık uykuya geçti. Bu arada şu anda kamp kurulmuyor vs. ama bazı Occupy oluşumları etkinliklerine devam ediyor. Günlük hayatın içinde ve yerel topluluklarda, belli bir konumu oldu bu hareket toplumu etkilemeye devam ediyor. Yerel kararların alınmasında hala Ocuupy’ın etkin olduğunu söyleyebiliriz.

Peki, Occupy hareketleri Amerika için ne ifade diyor?
Herkes için aynı şeyi ifade etmiyor, burası kesin. Ben bu hareketin anlamsız, düzen bozucu olduğunu düşünen insanlarla da konuştum. Ama daha çok çevremdeki insanlar, bu hareketi destekleyen insanlardı ve Occupy, uzun süredir herkesin bildiği ama net olarak dile getiremediği pek çok probleme ses oldu. Amerikalıların Vietnam Savaşı protestolarından sonraki en büyük kitlesel hareketleri. Kitlesel bir ses olarak, hasıraltı edilen gerçeklerin toplumun gündemine oturmasını sağlayan bir ses oldu. Bu hareket Amerikalılar için aynı zamanda demokrasinin ve adaletsizliklerin sorgulandığı toplumsal bir diyalogu başlattı. Bu konuda düşünen ve bir şeyler yapmak isteyen o kadar çok insan var ki, daha olgunlaşmış bir şekilde bu hareket geri dönecek, belki başka bir isimle. Ben Mayıs ayı gibi ortalığın yeniden hareketleneceğini düşünüyorum…

Occupy eylemlerinin yanı sıra, sürdürülebilir yaşam önerileri sunan yeni hareketleri de yakından takip ediyorsunuz. Bu çerçevede pek çok konferansa da katıldınız. Bunlardan bahseder misiniz?
Gider gitmez Slow Food hareketine paralel duran, ekonominin ve para sistemlerinin yerelleştirilmesi için çalışan bir organizasyon olan Slow Money konferansına katıldım. Slow Money, yatırımların yerele yapılması, özellikle de sürdürülebilir gıda sistemlerine yatırım yapılması gerektiğini savunan bir organizasyon. Ayrıca yatırımcıları, yereldeki gıda üreticileriyle bir araya getirerek paranın yerelde kalmasını amaçlıyor. Amerika’da ve dünyanın farklı yerlerinde “Yatırımcılar Kulübü” gibi bir ağ oluşturup, bu kulüplerin kendi yerellerinde bulunan sürdürülebilir girişimlere yatırım yapmasını sağlıyorlar. Bunun dışında bilim insanları, sanatçılar, aktivistler ve bilinçle ilgili çalışanların bir araya gelip yerelde çeşitli örgütlenmeler oluşturmaya çalışan, Bioneers konferansına katıldım. Türkiye'nin ilk zaman bankası Zumbara'nın kurucusu Ayşegül Güzel ile birlikte Berkeley'de gerçekleşen Mutluluk Ekonomisi konferansında yer aldım ve Kutsal Ekonomi kitabının yazar Charles Eisenstein ile röportaj yapma fırsatımız oldu. Tüm bunlardan yola çıkarsak; “Yerelleşme” konusu, sürdürülebilir yaşamda en çok değinilen konuydu. Çünkü kürselleşme sürdürülebilir yaşamı sürdürülebilir kılmıyor. İklim değişikliği ve petrol tavanı sürecinde kendi kendimize yetmemiz lazım. Hayatımızı sürdürebilmemiz için gerekli bilgi ve tecrübeye sahip olmamız, dirençli bir toplum olmamız lazım. O yüzden yereli beslemek, geliştirmek ve inşa temek çok önemli. Hazırlıklı olmak lazım…

Cesur yeni dünyanın hikayelerini toplamaya başladığınızdan bugüne neler gözlemlediniz? Şu an insanlık bu cesur yeni dünyanın hangi aşamasında?
Benim gördüğüm, bu dönemde bir geçiş süreci içinde olduğumuz. Bu dönem sona eriyor orası kesin. Sitemler çöküş halinde ve yama yapılır hali kalmadı. Büyüme odaklı ekonomi üzerinden pek çok şey bunun üzerinden şekilleniyor. Bu büyüme odaklı ekonomiyi artık sürdürebilmemiz mümkün değil. Sona geldik ve tamamen çok daha radikal bir değişim ihtiyacı içindeyiz. O da insan bilincinin geçirdiği evrimle gelebilecek bir şey. “Bu kadar radikal değişim nasıl olacak? Mümkün değil!” gibi düşünüyoruz ama şu anda zaten öyle bir süreçten geçiyoruz. Büyük bir dünya görüşü değişimi yaşanıyor. Yeni gelen hikayenin, dünyanın nasıl olacağıyla ilgili bir tasviri var. Bu tasvir insan merkezli değil, daha yaşam merkezli olan bir tasvir. Sırf insana odaklı değil de, yaşamın tümüne odaklı, büyümeye değil, sürdürülebilirliğe odaklı. Sonsuz büyüme eğilimini artık yönetemiyoruz ve her şey daha büyüğe doğru gidiyor. Onu tersine döndürmekle ilgili bir şey var. Charles Eisenstein’ ın dediği bir şey var; “Bu değişimin özünde bir birimizden ayrı olduğumuz hikayesinin değişmesi var. ‘sen, ben, bu dünya benden ayrı ve bir birimizden kopuğuz’ düşüncesi dünyayı ya da başka bir kişiyi düşman olarak görmemize neden oluyor.” Şimdi hepimizin bir olduğu, bir özden geldiği bilinciyle farklı bir şey yaratacağımız fikri var. İlişkilerin ön plana çıkacağı bir sürece giriyoruz. Kişinin hem kendiyle, hem başka kişilerle, hem de yeryüzüyle ve evrenle olan ilişkisinin daha iyi olacağı bir dünya… Bu olacak ve bir yandan da oluyor. Gelecek şu an doğum halinde, o dünyayı yaşamaya çalışan ve yaşayan bir grup insan var. Ondan korkan, tereddüt eden bir grup insan var. Ben 2012’nin kritik kitleye ulaşacağımız yıl olduğunu düşünüyorum. Mayaların 2012 kehanetini biraz buna yoruyorum.

Bir blog yazarı olarak sosyal medyanın belirli konularda insanları harekete geçirme gücü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ben sosyal medyanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Yaptığım pek çok şeyi sosyal medya üzerinden yapıyorum. Sosyal medya sayesinde kendiminkine benzer fikirlerde insanlarla tanıştım. Bu sayede hem kendimi besledim, hem de projelerimi gerçekleştirirken sosyal medyadan pek çok destek aldım. İnsanlara mesaj ulaştırmak ve insanları bir araya getirmek için sosyal medyanın gücüne çok inanıyorum ve sosyal medyanın nimetlerini gani gani kullanıyorum. İnternetteki Facebook, Twitter gibi platformların bu zamana denk gelmesinin tesadüf olmadığını, bunların yenidünyaya geçiş sürecini hızlandırdığını düşünüyorum. Her ne kadar sanal gerçekliğin dozunu kaçırmak tehlikeli de olsa. Hatta bazı insanlar internetin global beynimiz olduğunu da ifade ediyor…

Facebook aktivizmi diye bir şey de var ortada. İnsanların sadece paylaşmakla ve beğenmekle yetindiği bir durum ortaya çıkıyor…
Facebook’ta paylaşılanlar eyleme dönüşmüyorsa tabii ki tüm bunların o zaman pek faydası olacağını söyleyemeyiz. Şu noktada insanların bilgi akışı o kadar hızlı ve yoğun ki, günde 100 kampanyayı, protestoyu takip etmek, desteklemek, imzalamak derken insanların ilgisi dağılabiliyor. Bu noktada seçici olmak ve ilgilendiğimiz konu neyse o konuya odaklanmak lazım. Herkes en çok ilgilendiği konuya odaklanırsa ve bunun için bir şeyler yaparsa sorun kalmaz. Türkiye’nin bu eyleme geçme olayında zaman ihtiyacı var. Bizim kolektif bilinçaltımızda, geçmişimizden kalan bir takım travmalar var ve bunlar biz farkında olmadan önümüzü kesiyor. Bu konularda da keşke bir şeyler yapılsa.

Şu an bir süreliğine Türkiye’desiniz. Cesur Yeni Dünya hikayelerine yenileri eklenecek mi?
Bu hikayelerin izlerini Türkiye’de de süreceğim. Denk gelirse aynı perspektiften bu hikayeleri anlatmaya devam edeceğim. Aynı zamanda elimdeki videoları kurgulayarak belki bir film çalışması hazırlayabilirim. Şu an blogta gördüğünüz hikayeler, elimdekilerin üçte biri diyebilirim…

*Occupy Wall Street

**Filiz Telek’in Cesur Yeni Dünya’nın hikayelerini anlattığı yazı, video ve fotoğraflar www.thebravenewworld.org adresinden takip edilebilir.

Yorumlar

Leyla Özyörük diyor ki: (12 Eylül 2012)

Okuduklarım beni çok mutlu etti. Filiz Telek gerçek anlamda bir vizyoner!

Yorum yaz...