Son Sözü Hep Su Söyler!

Subaşı YaylasıSon Sözü Hep Su Söyler!

Yusuf Yavuz

“Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu. Tanrının ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu…” (Eski Ahid, Tekvin. Bap 1)

Coğrafya hükmünü ne zaman verir?
Türkiye son on yıldır Anadolu'nun binlerce yıllık tarihinde görülmemiş bir yıkıma tanıklık ediyor. Adına 'büyüme' dedikleri de oluyor, 'kalkınma' dedikleri de. Yıkımdan payını alan en önemli değerlerden biri de hiç kuşkusuz büyük bir sabırla milyon yıllık rengarenk Anadolu kilimini dokuyan sular. Ancak geriye dönüşü mümkün olmayan bu büyük yıkımın ne pahasına yapıldığının sorgulandığını söylemek olanaksız. Yeryüzünün en zengin topraklarına yapılabilecek en büyük kötülüğe alkış tutanların aslında büyürken küçüldüklerini, kazanırken kaybettiklerini, kalkınırken de alçaldıklarını fark etmeleri; bir başka deyişle tarihin ve coğrafyanın hükmünü vermesi uzunca bir zamana yayılıyor.
İşte bugün size tarihi koynunda emzirerek büyüten coğrafyanın son sözünü nasıl söylediğine dair bir hikaye anlatacağım. "Hikaye" dedimse, lafın gelişi. Yaşananların hepsi gerçektir ve elle tutulup gözle görülebilen somut bir mirasın coğrafyaya yayılmış parçalarıdır. O parçaları birleştirmek ise size kalmış...

Su: Başlatan ve sonlandıran her şeyi
Köprüçay'ın kıyısında köylerde, nehre "Kocasu" denildiğini ve "ben nasıl dünyaya geldim" diye soran çocuklara "seni kocasu getirdi", ölen bir ihtiyarın ardından ise çocuklara "O'nu Kocasu götürdü" denildiğine dair detayları bir iki yazımda aktarınca şaşkınlıkla afallayanlara benim de şaşırdığımı anımsıyorum. Binlerce yıldır yaşamı tasnif eden, belirleyen, hükeden, başlatan ve sonlandıran suyun bir yaradılış söylencesine konu olması nedense bugünün insanının tuhafına gidebiliyor. Oysa üzerine tonlarca beton yapılar kondursanız da, kıyısına kentler, limanlar kursanız da; tapınaklar dikseniz de yanıbaşına, son sözü hep o söyledi: Su. Başlatan ve sonlandıran, her şeyi...

Arkeolog Ünsal Özçakır

Elmalı’nın son bilgesi: Ünsal Amca
Koynunda nice kadim Akdeniz uygarlığını yeşerten Toroslar'ın batısında, Fethiye, Elmalı ve Kaş'ın sırtını yasladığı Akdağ'ın zirvesine pergelinizin bir ucunu batırıp, haritada yaklaşık 100 kilometrelik bir daire çizerseniz, çemberin içinde kalan coğrafyada kimi henüz gün yüzüne çıkmamış ancak insanlık tarihinin yeniden biçimlendirilmesine vesile olacak bir kültür mirasına tanıklık edersiniz. Biz de öyle yaptık. Kaş'tan yola çıkarak o büyük ustanın, suyun biçimlendirdiği Kıbrıs Kanyonunu solumuzda bırakıp Toroslar'ın heybetli Efeleri sedirleri selamlayarak Kuruova belinden Elmalı'ya ulaşıyoruz. Peşine düştüğümüz suyun öyküsünü bir de Elmalılı gerçek bir Anadolu bilgesi olan arkeolog Ünsal Özçakır'dan dinleyeceğiz. Biz ona 'Ünsal Amca' diyoruz. 1960'ların sonunda arkeoloji öğrencisi olduğu yıllardan bugüne Fethiye'den Çameli'ne, Patara'dan Antalya'ya Likya ve Teke yöresini dağ tepe, ova bayır bir uçtan bir uca yürüyerek geçmiş gerçek bir gezgin olan Ünsal Amca’nın yolculukları boyunca, Ksantos'un lahitlerinde sabahladığı da olmuş, bir kuru ekmeğe talim ettiği de. Tabii dünyanın en lezzetli nimetleriyle ödüllendirildiği de olmuş. Ünlü arkeolog Arif Müfit Mansel'in öğrencilerinden biri. Elmalı Semahöyük kazılarında misafir öğrencilik, Fırat havzasında kurtarma kazıları. Ancak akademiyle yıldızı barışmamış Ünsal Amca’nın ve kendisine bir başka kulvar açarak Termesos'tan Tlos'a dağ bayır gezerek bilgisini dünü bugüne bağlamak için araç olarak kullanmış...

“Hazineler diyarına hoşgeldiniz” tabelası
Her zamanki gibi Ünsal Amca ile Dua Yokuşu'ndaki kahvede buluşup, kahvelerimizi içtikten sonra Bayındır köyüne doğru yola çıkıyoruz. Bayındır, yıllar önce yurtdışına kaçırılan ve uzun uğraşlar sonucu büyük kısmı ülkemize iade edilen ünlü Elmalı Hazinesi’nin defineciler tarafından buluduğu köy. Köyün girişindeki tak'ta yazan "Hazineler Diyarı Bayındır'a hoş geldiniz" yazısı oldukça manidar…

Bayındır köyü fallus

Kybele’den Arap Dede’ye uzanan zincir
Bayındır köyünün batısında, köylülerin bugün hala mesire alanı olarak kullandığı bir düzlüğe geliyoruz. Birkaç pirnar ağacının çevrelediği alanda etrafı taşlarla çevrilmiş üreme, bolluk ve bereket simgesi bir 'fallus' duruyor. Ünsal Amca, fallusun bulunduğu alanın Kybele kültünün hakim olduğu döneme tarihlenen bir açık hava tapınağı olduğunu söylüyor. Bugün ise köylülerin bu alanda Hıdrellez şenlikleri yaptığını, alanı yağmur duası ve kurban kesme amacıyla da kullanıldığını söylüyor. Köylülerin burada bir "eren" olduğuna inandıklarını ekliyor. Kimi köylüler ise 'Arap Dede' diyormuş buradaki fallusa.

Leto Ana ve Çocukları

Ana Tanrıça Leto’nun izinde
Bayındır açıkhava tapınağından doğu yönünde karşımızda yükselen Kızlarsivrisi'ne ve önümüzdeki ovaya bakıyoruz. Havada ince, tül gibi bir ışık var. Gün batmak üzere. Günün bu saatlerinde Elmalı Ovası geçmişle bugünü süzüp duran büyük bir tülbent gibi seriliyor yerin yüzüne. Ünsal Amca, fallusun bulunduğu açıkhava tapınağından aşağıya bakarak buradaki çakıllı alanda bulunan tümülüse işaret ediyor. Ünsal Amca’nın işaret ettiği Bayındır tümülüsü, aslında bir tümülüsler grubu. Bu tümülüslerde, biraz da bölgedeki defineci talanından alanı korumak amacıyla 1984- 1987 yılları arasında yapılan kurtarma kazılarında çok önemli bulgulara ulaşılmıştı. Bu bulgular arasında öne çıkan parçalardan biri de Leto Ana ve Çocukları heykelciği.
“İşte burada bulunan Leto Ana heykelciği de bu cenaze töreni sırasında konulan hediyelerden biri. Yaklaşık 2640 yıl kadar önce… O dönemde burada Leto inancı olduğu için tanrıça heykelciğiyle birlikte gömülüyor. Leto Ana ve omzunda oğlu Apollon, elinde ise kızı Artemis'i betimleyen bir heykelcik. Üzerindeki kıyafet ve başlık ise bugün bile halen Anadolu'nun bir çok yerinde kullanılan giysiler. Tahtacı Türkmenler’de kadınların kullandığı kıyafete benzer."

İnanışlar 3 bin yıldır aktarılıp duruyor
Ünsal amca, dikkatimizi tümülüste bulunan Leto Ana ve Çocukları heykelciğinin bir başka yönüne çekiyor. Yaklaşık 3 bin yıl geçmişe uzanan fallusun bulunduğu açıkhava tapınağının hemen 300 metre aşağısındaki tümülüste bulunan heykelciğin, M.Ö 635-590 yıllarına tarihlendiğine dikkat çekerek, "şimdi bu inanış buradan aşağıya, tümülüsün bulunduğu alana aktarılıyor. Başka bir yerden de buraya, Kibele’den Leto’ya; oradan da Artemis’e geçiyor" diye özetliyor coğrafyanın biçimlendirdiği inanç akışını.

“Eşeğini dövemeyen semerini dövermiş”
Bayındır'dan ayrılıp Elmalı arastasında üstünü asma çardağın çevrelediği bir kahvede yorgunluk çaylarımızı içiyoruz. Elmalı'nın kimi kahveleri, Şam'ın, Tebriz'in, ya da Semerkand'ın içinde hikayeler anlatılan kahvelerine benziyor. Biz çaylarımızı yudumlarken ortaoyununda birden peyda olan karakterler gibi bir meczup giriyor sandalyelerin çevrelediği sahneye. Adı Celal. Herkese neşeli öyküler anlatıyor. Birinden bir sigara istiyor ve kulağının arkasına koyuyor. "Amerika Irak'a neden saldırdı?" diye soruyor Celal’e kahvedekilerden biri. Her arastanın delilerinden kazıyarak neşe çıkarma hali işte. Celal'in yanıtı tüylerimizi diken diken edecek türden: "Eşeğini dövemeyen semerini dövermiş. Biz Amerika'nın eşeğiyiz, Irak da bizim semerimiz..."

Zincirin son halkası Celal’e giden yol…
Celal sigarasını yakıp kahveden uzaklaşırken Ünsal Amca söze giriyor: "bakın Celal de Bayındır'da aktarılan inancın bir uzantısı. Son halkası..."
"Nasıl?" diye soruyoruz Ünsal Amca’ya. Uzun uzun anlatıyor. Biz de özetliyoruz: tümülüste heykelciği bulunan Leto Ana, Bayındırın sırtını dayadığı Akdağ'dan doğan Eşen çayının, yani Ksantos ırmağının tanrıçası. Çocukları Apollon ve Artemis'i bugünkü Letoon antik kentinin bulunduğu yerde, Eşen Çayı kenarında doğurdu. Tanrı Apollon'un tapınağı Patara'da, Tanrıça Artemis'in tapınağı ise Efes'te kuruldu. O dönemin uygarlıkların inançlarına damgalarını vurdular. Ancak zamanla Eşen ve onun kolu olan Karaçay, Akdağ'dan taşıdıkları alüvyonlarla giderek limanı doldurdu ve Patara zamanla önemini yitirdi. Apollon tapınağının ise Karaçay'dan gelen kuvvetli bir sel ile yok olduğunu yazar kimi kaynaklar. M.S. 3. yüzyıla gelindiğinde ise Anadolu pagan inançlardan tektanrılı inanışa doğru geçiş yapmaya başlamıştı.
Bu dönemde Patara'da dünyaya gelen St. Nicolaus ya da 'Aziz Nikola', Eşen'in kumlarıyla dolan limanı işlevini yitiren ve giderek silikleşen Patara'nın yerine, yine Akdağ'ın sularıyla beslenen bir başka Likya kenti Myra'ya gidip burada kurar kilisesini. Yoksullar, hastalar, öksüzler, denizciler Aziz Nikola inancını M.S 9. yüzyıla kadar taşırlar.

Elmalı Ovası

Türklerle birlikte İslam inancının bölgede yaygınlaşmasıyla da Akdağ'dan doğan sular Akdeniz'in iki kentini ve tapınaklarını tarihe gömdükten sonra bu kez St. Nicolaus'un kilisesi de alüvyonlarla kaplanır. 14. yüzyıla gelindiğinde ise suyun izinde coğrafyayı arşınlayan inan çemberi tamamlamak üzere yeniden Elmalı Ovası'na çıkar. Bu kez de Horasan Abdallarından Abdal Musa Sultan dergahını kurar, Elmalı'nın Tekke köyüne. Prof. Dr. Sencer Şahin'e göre, Akdağ'ın karşı yamaçlarına bakan bu bereketli topraklarda, Abdal Musa'dan önce bir başka Aziz Nikolaus'un kilisesi vardır. Dolayısıyla süreklilik devam etmektedir ve gören gözler için çember bir şekilde tamamlanır.
Abdal Musa dergahı Anadolu hümanizminin yakın coğrafyalara; Mısır'dan Balkanlara yayıldığı yerin adı olur. Elmalı Ovası zamanla ünlü mutasavvuf Sinan-i Ümmi, Kaygusuz Abdal, Baltası Gedik ve daha pek çok gönül ehline kucak açar. Ünsal amcaya göre Akdağ'ı çevreleyen bu alan, yeryüzünün enerjisi yüksek noktalarından biridir ve Elmalı kahvesinde görünüp kaybolan Deli Celal, tam da bu yüzden bu büyük akışın son halkasıdır.

Ünsal Amca

“Bir insan ömrünü neye vermeli?”
Bugün yıkımlarla, rantla, yağmayla, madenci talanıyla, nehirlere vurulan kelepçelerle anılan coğrafyanın kaç uygarlığı emzirip büyüten, kaç tanrıyı yaratıp yok eden; sonra kaçını farkında olmadan tarihten silen büyük bir usta olduğunu ayrımsamak ve tarihin bize sorduğu, bu topraklarda türkü olarak da yakılan "bir insan ömrünü neye vermeli" sorusuna verebileceğimiz yanıtları gözden geçirmek zorundayız.
Sular aktıkça diktiğiniz 'modern' putlar yıkılır, vurduğunuz kelepçeler sökülür, canına kıydığınız ağaçlar dikilir! “Çünkü son sözü hep su söyler!” Çünkü tarihin ve coğrafyanın yargısı güçlüdür. Çünkü coğrafyaya karşı kazanırsan, kaybedersin! Çünkü zamanın görünmeyen kapısından hangi yüreklerin süzülüp geçtiğini yine zamanın kendisi bilir. Çünkü bir su masalının, bir masal suyuna dönüştüğü zaman geldiğinde son sözü hep 'Su' söyler. Duysanız da duymasanız da, bir gün karşınıza Su dikilir...

Yorum yaz...