2012'den... 2050'ye...

2012'den... 2050'ye...

Küresel iklim değişikliği gerçeğinin kabul edilmesinden bu yana çevre alanında birçok “şey” yaşandı. En azından gelişme olarak nitelendirilebilecek birçok “şey”. Çevreci olarak nitelendirilecek birçok uygulama hayata geçirildi, raporlar hazırlandı, çalışmalar yürütüldü…

Tabii bu arada bilim insanları, küresel iklim krizinin durdurulması için yapılması gerekenleri vurgularken yapılmaması gerekenleri raporlaştırdı, duyurdu. Devletler, şirketler, kurum ve kuruluşlar, sivil toplum örgütleri kısacası elini taşın altına atmak isteyenler ve atmak zorunda olanlar iklim değişikliğinin durdurulması için sürece dahil olmaya çalıştı ve halen de çalışıyor.

Sorunlar ne şekilde değerlendirilirse değerlendirilsin, odaklanılan konu dünyanın kaynaklarının tükenmeye doğru hızla gittiği, bu noktada önlem alınmazsa sona yaklaşıldığı üzerineydi. Hal böyle olunca yayınlanan raporlar belli bir tarihi göstermeye başladı: 2050… Yayınlanan birçok rapor, enerjiden gıdaya, eğitimden yapılaşmaya kadar birçok alanda artan talep ve azalan kaynakların 2050 senesine gelindiğinde, önlem alınmaması durumunda sonuçlarının büyük felaketlere yol açacağını gösterdi. Özellikle OECD Çevre Tahmin Raporunda 2050 yılına ait ilginç çevresel tespitler yer alıyor. Bunların başında artan nüfus, temiz suya ulaşımda yaşanan sorunlar, hava kirliliği, küresel ısınma bulunuyor.

İş Dünyası ve Sürdürülebilir Kalkına Derneği tarafından yayınlanan “Vizyon 2050” raporu ise, sürdürülebilir bir dünya neye benzer, bunu nasıl gerçekleştirebiliriz ve böyle bir dünyaya doğru hızla yol almada iş dünyası nasıl bir rol oynayabilir sorularına odaklanıyor. Raporda, “insani değerler, insani gelişim, ekonomi, tarım, ormanlar, güç ve enerji kaynakları, binalar, mobilite ve malzeme” başlıkları çerçevesinde sürdürülebilir bir dünya için yapılması gerekenler sıralanıyor. Günümüz dünyasında iş yapma alışkanlıklarının ne şekilde değişmesi gerektiğini örnekleyerek 2050 yılında “sürdürülebilir dünya” fotoğrafını çeken rapor, birçok alanda yaşanan gelişmeleri olumlu ve olumsuz sonuçları ile değerlendiriyor. 

NÜFUS ARTIŞI
Yaşanacak sorunların başında yer alan konu artan nüfus. OECD 2050 Çevre Tahmin Raporu'nda, 2050 yılında dünya nüfusunun 9 milyarı aşacağı belirtilmişti. Bu artış enerji tüketiminin de artması, toprak paylaşımında sorunlar ve biyoçeşitliliğin azalması anlamına geliyor. Rapor başta Asya, Avrupa ve Güney Afrika kıtalarında olmak üzere dünyadaki toprak çeşitliliğinin de yüzde 10 oranında azalacağını saptıyor. Buna sebep olarak gittikçe daha fazla arazinin tarım alanı olarak kullanılması, altyapı çalışmalarının ve tüketime dönük ormancılığın gelişmesi gösteriliyor. Nüfus artışı beraberinde kentleşmenin de hızla artması anlamına geliyor. Özellikle kırsal alanda yaşayan insanların kentlere göç etmesi, kırsal üretimi azaltırken kentlerde tüketimi de beraberinde artıyor. 

Nüfus artışının kontrol altına alınması, yıllardır birçok ülke politikası arasında yer almasına rağmen eğitim, bilinçlenme gibi nedenlerden dolayı başarıya ulaşılmış değil. Özellikle Asya ülkelerinde nüfus artış oranı çok yüksek. Engellenmesi için en başta eğitim seviyesinin yükseltilmesi ve insanların bu konuda bilinçlendirilmesi gerekiyor. Uzmanlar, nüfus artışının tek sorun olmadığını, beraberinde artan nüfusun ihtiyaçlarının karşılanması noktasında da gerek ekonomik gerekse de sosyal eksiklerden dolayı sorunun giderek büyüdüğüne dikkat çekiyor. Vizyon 2050 raporunda ise 2050 yılına gelindiğinde gezegenin sınırları içinde iyi yaşayabilmek için bütün ülkelerde kökten değişikliklerin şart olduğu belirtiliyor. 

SUYU NEREDEN BULACAĞIZ?


OECD raporunda değinilen diğer önemli konulardan biri de dünyanın küresel ölçekte içme suyuna çok fazla ihtiyaç duyacağı. Küresel su ihtiyacının yüzde 55 artacağına değinen raporda, 2050'de dünya nüfusunun yüzde 40’ının su sıkıntısı çekeceği belirtilmişti. Günümüzde temiz suya ulaşma noktasında en fazla sorun yaşayan bölgelerden biri Afrika. Özellikle sivil toplum kuruluşları ve çeşitli bağımsız örgütler, temiz suya ulaşabilmenin alternatif yollarını bulmaya çalışıyor. Her ne kadar dünya vatandaşlarının temiz suya ulaşma hakları bulunsa da küresel ölçekte yaşanan sıkıntılar, birçok temel hakta olduğu gibi insan hakları noktasında ciddi sıkıntılar yaşanılabileceğini gösteriyor. Rapora göre, sanayide, termal elektrik üretiminde ve evlerde daha fazla kullanılması nedeniyle küresel su ihtiyacı yüzde 55 oranında artacak. OECD Berlin Bürosunun başında bulunan Heino Von Meyer bunun ölümcül sonuçları olduğunu belirterek “Eğer su kaynaklarımızı daha etkin bir biçimde kullanmanın yolunu bulamazsak, 2050'de dünya nüfusunun yüzde 40’ı su sıkıntısının olduğu bölgelerde yaşayacak” diyor. 

Su sorunun çözümü için odaklanılan nokta suyun verimli kullanılması. Her ne kadar bireysel kullanıcıların günlük su tüketimlerini verimli kullanmaları yönünde teşvikler uygulanmaya çalışılsa da özellikle büyük ölçekte üretim yapan işletmelerin daha fazla önlem alması gerekiyor. Bilim insanları da az kirli suların temizlenerek kullanılabilir olması yönünde çalışmalar yürüterek temiz suya ulaşma imkanını arttırmaya çalışıyor. 

Vizyon 2050 raporunda özellikle tarımsal faaliyetlerde kullanılan suyun azaltılmasına yönelik teknolojik çalışmaların arttırılması yönünde öneriler yer alıyor. Sulama yöntemleri başta olmak üzere tarım teknolojilerinde gerçekleştirilecek çalışmalar, su tüketimi konusunda bir yol kat etmemizi sağlayabilir. Ancak temel amaç “güvenli gıda” olması noktasında çünkü gıda ticaretinde korumacılık riski ortaya çıkabilir, yeni gıda ve su teknolojilerinin etik ve estetiği huzursuzluğa neden olabilir. 

HAVALAR ISINIYOR, KİRLENİYOR
Nüfus artışı ve su sıkıntısının yanında yaşanacak hava kirliliği de OECD raporunda yerini alan diğer önemli bir konu. Özellikle hızlı kentleşme ve sanayileşmenin etkisiyle artan hava kirliliğinin ileriki yıllarda insan sağlığını kötü etkileyeceği belirtiliyor. Yaşanacak hava kirliliğinin en olumsuz sonuçları ise erken ölümlere yol açacak olması. Ayrıca küresel sıcaklık artışının uluslararası sözleşmelerle kabul edilen iki derecelik artışın çok daha üzerinde olacağına da dikkat çekiliyor.

OECD Berlin Bürosunun başında bulunan Heino von Meyer bu karanlık tabloyu çizenlerin bir avuç karamsar insandan ibaret olmadığına dikkat çekiyor: “Bu senaryo hiçbir şey yapılmaması halinde olacakları tanımlıyor. Ulusal ve küresel düzeyde sonuç alıcı siyasi girişimlerde bulunulmazsa neler olabileceğini ortaya koyuyor. Senaryomuz gerçek bir kâbusu yansıtıyor. Ancak bununla birlikte herkesi derhal harekete geçmeye zorluyor." Von Meyer hava kirliliğine yol açan en büyük faktörün hızlı kentleşme olduğuna dikkat çekiyor: “1970 yılında dünya nüfusunun yaklaşık üçte biri kentlerde yaşıyordu. Bugün bu oran hemen hemen yarı yarıya oldu. 2050 yılında ise dünya nüfusunun üçte ikisi kentsel bölgelerde ve mega kentlerde yaşamaya başlayacak.” 

Günümüzde küresel iklim değişikliği ile mücadelede en çok çalışma yapılan alan sera gazı salımlarının azaltılması. Özellikle sanayi alanında tüketilen enerji ve bu enerjinin çoğunun halen fosil kaynaklı yakıtlardan elde ediliyor oluşu, hava kirliliğinin en önemli sebepleri arasında yer alıyor. Yenilenebilir enerjiye geçiş ise günümüzde en çok tartışılan konu. Çünkü yatırımları halen maliyet gerektiren, yeterlilik noktasında fosil yakıtlar kadar başarılı bulunmayan yenilenebilir enerji, günümüzde olmasa bile birkaç yıl içerisinde hem küresel iklim değişikliğinin hem de hava kirliliğinin engellenmesi noktasında kilit rol oynayacak gibi gözüküyor. 

Vizyon 2050 raporunda yer alan yol haritasının izlenmesi durumunda, 2050 yılına gelindiğinde enerji üretiminin büyük bir kısmının yenilenebilir enerji, nükleer ve hidro elektrikten sağlanacağı belirtiliyor. Veriler ışığında, enerji ve güç sektöründen kaynaklanan küresel salımların, alışılmış iş yaşamı tarzına kıyasla yüzde 80 azalacağı bilgisi de yer alıyor. 

GIDA KRİZİ
2050 yılında olası sorunlardan belki de en önemlisi gıdaya ulaşma noktasında yaşanacak. Artan nüfusun gıda taleplerini karşılamaya yetmeyecek seviyede üretim, ciddi bir gıda krizinin yaşanmasına neden olabilir. Birçok basın organında yayınlanan haberler, “Acaba 2050’ye gelindiğinde böcek yemek zorunda mı kalacağız” sorusunu da bir dönem gündeme taşımıştı. Belki böcek yeme noktasına gelinmeyecek ama kapsüllerden beslenme ihtimali ise sıkça konuşulan konuların arasında yer alıyor. Bütün bu gelişmelerin yanında gıda üretim noktasında ortaya atılan çözümler – genetiği değiştirilmiş organizmalar tartışılmaya devam ediliyor. Ancak güvenilir gıdaya ulaşma noktasında tek sorun üretimin yetersizliği değil. Araştırmacılar, özellikle gelir dağılımındaki adaletsizliğe sıklıkla vurgu yapıyor. Çünkü güvenilir gıdaya ulaşma konusunda en çok sıkıntı yaşayan kesimin, gelir durumu düşük insanlardan olduğu biliniyor.

GDO

SONA GELMEDEN
2012 yılının Aralık ayı ile ilgili söylenen kehanetleri daha deneyimlememişken şimdiden 2050 yılına dair kehanetler üretilmeye başlandı. Somut adımların atıldığını görmek her ne kadar azalan umudu arttırmak noktasında işe yarasa da devamının gelmemesi durumunda yazılıp çizilen senaryoların gerçekleşmeye başladığını hep birlikte görüyor olacağız. 

Kehanetlerin gerçekleşmemesi için yapılması gerekenler birçok konferans, toplantı, zirve ve benzeri platformda tartışıldı, konuşuldu, kararlar alındı, imzalar atıldı… Halen de görüşülmeye, tartışılmaya ve çözüm noktasında nelerin acil olarak uygulamaya girmesi gerektiği konuşulmaya devam ediliyor. Konuşulmanın da ötesinde birçok uygulamanın hayata geçirildiğini görüyoruz. Ancak korkulan, dünyanın yaşamaya çalıştığı bu yeşil dönüşümün ekonomik çıkarlar nedeniyle başarısızlığa uğraması. Çünkü “yeşil” adı altında gerçekleştirilen her uygulama, akıllarda “acaba” sorusunu doğuruyor. Elektrikli araçların kullanıma başlanılması günümüzde giderek artıyor. Ancak o arabalar için kullanılacak elektrik yine fosil yakıtlardan elde edilecekse sorunun ne kadarı çözülmüş olacak? Ya da elektrikli araçlar trafik sıkışıklığını ortadan kaldıracak mı? Dünya genelinde yeşil bina sayısı giderek artarken yoksul kesimin barınma ihtiyacının karşılanması için ne gibi öneriler getirilecek? Gıda yetersizliğinin yaşanması durumunda ekonomik gücü yeterli olmayanlar güvenilir gıdaya hangi güçle ulaşabilecek? Nükleer enerji konusunda planlanan yatırımlarda geçmişten ders alınacak mı? Yenilenebilir enerji, fosil yakıtların kullanımına gerek duymadan enerji ihtiyacını karşılamaya yetecek mi? Her şeyden öte, teknolojik anlamda yaşanan gelişmelerde etik kaygılar önemsenecek mi?

Aslında tartışmaların ve soruların temelinde, yazının önceki bölümlerinde de belirtildiği gibi, gelir dağılımındaki adaletsizlik yatıyor. Gücü elinde bulundurulanlar, yeşil dönüşümde de tavırlarında değişiklik yapmayacaklarsa değişimden söz etmek gerçekten mümkün mü?

İKİBİN50 Dergisi olarak önümüzde bulunan bu karamsar tablonun olumlu yönde değişebileceğini düşünüyoruz. En azından bu yönde emek harcayan, çabalayan, düzeni değiştiren ve imkansızlıklara rağmen sürdürülebilirliğin her kesime yayılması yönünde çalışma yapanları önemsiyoruz ve bu yönde çalışma yapanların sesini duyurmak üzere yola çıkıyoruz. 2050’ye geldiğimizde, biz görmeyeceksek bile gelecek nesillerin daha yaşanılabilir bir dünya görmesi için…

Yorum yaz...