Akkuyu Nükleer Santrali ve Hukuksal Gerekçeler

Nükleer santral inşasının hukukumuza uygun olup olmadığını gösteren en önemli kanıt santralin yargısal denetimden kaçırılmak amacıyla devletlerarası anlaşma ile yapılmasıdır.

Akkuyu Nükleer Güç Santrali kurulumu ile ilgili olarak ulusal basında çok sayıda haber yayınlandı. Ancak yaşanan hukuksal süreçler konusunda halen bilinmeyen pek çok şey var. İkibin50 Sürdürülebilir Gelecek Dergisi olarak yaşanan hukuksal süreci okuyuculara aktarmak için Çevre Hukuku Derneği’nden Avukat Arif Nihat Alpsoy ile görüştük.

Siz bu süreçte santralin kurulmasını engellemek adına hukuksal mücadele verdiniz. Süreç nasıl başladı ve neler yaşandı?

2007 yılı sonunda kurulan Çevre Hukuku Derneğimiz kapsamında yapılan çalışmalar esnasında, Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt Anonim Şirketi (TETAŞ) Mersin İli Gülnar İlçesi Büyükeceli mevkiinde Nükleer Güç Santrali (NGS) inşası ve işletilmesi için “yarışma” adı altında bir işlem yapmıştı. İşlemin ayrıntıları incelendikten sonra konu dernek yönetim kurulumuzda değerlendirilmiş ve bu işleme karşı dava açılmasına ve davayı açmak, avukatlığını yapma konularında tarafıma görev verilmesine karar verilmişti.

Bu karar çerçevesinde ve kolektif çalışmalarımız neticesinde yapılan işleme karşı 20.04.2009 tarihinde Ankara 3. İdare Mahkemesi Başkanlığında 2009/78E sayılı dava açılmıştı. Bu davada usul işlemleri bittikten sonra 21.12.2009 tarihinde tarafların duruşmaya çağrılarak dinlenmesine karar verilmişti. Ancak söz konusu duruşma tarihinden önce TMMOB tarafından, aynı işlemin yasal dayanağı olan yönetmeliğe karşı açılan dava kazanılmış ve TETAŞ Yönetim Kurulu 20.11.2009 tarihli ve 30-63 nolu toplantısında söz konusu yarışmanın iptaline karar vermişti. Derneğimizin açtığı yasal süreç bu şekilde noktalanmıştı.

AkkuyuDavamız diğer pek çok STK, Meslek Odaları ve CHP’nin yürüttüğü hukuki mücadeleden birisiydi. Diğer hukuki mücadelelerden farkı ise ilk defa nükleer güç santrallerinin tüm yönleriyle yani, ekonomik, ekolojik, demografik ve stratejik yönleriyle ele alındığı bir davaydı. Bu davada uluslararası alanda en son yayımlanan makaleler ve raporlar delil olarak kullanılmıştı. Bu raporlar sadece çevre örgütleri tarafından hazırlanan raporlar olmayıp devlet kuruluşları ve üniversitelerin ortaklaşa hazırladığı, nükleer santral işleten şirketlerin de katılımlarının olduğu kimisi başka ülkelerde nükleer santrallerin kapatılması için açılan davalarda kullanılan çok sayıda güncel ve resmi raporlardı.

Dava sırasında bu raporların içerdiği bilgilere karşı hiçbir cevap verilememiştir. Bunun yanında nükleer atıkların meta yani ticari eşya olduğu ve başkalarına para ile satılabileceği davalı kurumca beyan edilmiştir. İşlemin dayanağı olan 5710 sy. yasadan önce yapılan ve o dönemde görevde olan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından gerçekleştirilen vetonun “Cumhurbaşkanı’nın yanlış bilgilendirilmesinden kaynaklandığı” ifade edilmiştir.

İleri sürdüğümüz iddiaların hepsi oldukça ciddi iddialar olup bir iptal davasında ileri sürülmüştür. Bu iddialarımızdan bazıları santralin maliyetine yönelik olup alım garantisi verildiğinden bu bedellerin ülkemiz insanından tahsil edileceği ve ileri sürülen fiyatın oldukça yüksek olduğu tarafımızca iddia edilmiştir. Bu iddiaya ve sunduğumuz belgelere karşı hiçbir cevap verilememiştir.

Aynı şekilde ABD de Californiya eyaleti tarafından üniversiteler, nükleer santral işleten şirketler ve devlet kuruluşlarınca ortaklaşa hazırlanan raporlar, çeşitli davalarda toplanan bilimsel çalışma sonuçları sunularak santralin işletilmesi halinde deniz hayatının ve balıkçılığın 10-15 yıl içinde yok olacağı ortaya konulmuştur. Bu hususta da hiçbir cevap verilmemiş, iddialar gerekçe gösterilmeden inkar edilmiştir.

Herhangi bir kaza durumunda şehrin tahliyesinin, demografik sıkıntıların olacağı yine bilimsel çalışmalar ile ileri sürülmüşse de sadece inkar ile karşılaşılmıştır.

Temel olarak işlemi yapan kurumun söz konusu santralin potansiyel tehlikelerine hazır olmadığı, ciddi kaza olmasa dahi santralin normal çalışması sırasında ortaya çıkabilecek, çevrenin, dolayısıyla tarım, balıkçılık gibi önemli ekonomik değerlerin uğrayacağı zararın dikkate alınmadığı, nükleer santralin söz konusu alanda kurulması halinde yaşayacağı verim kayıplarının, nihai fiyatların aşırı yüksekliğinin göz ardı edildiği verilen cevaplar ile ortaya çıkmıştır.

Nükleer santral inşasının hukukumuza uygun olup olmadığını gösteren en önemli kanıt santralin yargısal denetimden kaçırılmak amacıyla devletlerarası anlaşma ile yapılmasıdır.

AkkuyuHukuki olarak santralin yapılmaması için ne gibi gerekçeler mevcut? Bildiğimiz kadarıyla Anayasanın 90. Maddesi, 244 sayılı Milletlerarası anlaşma maddesi ve Viyana Anlaşmalar Hukuku sözleşmesi kapsamında değerlendirildiğinde zaten santralin yapılmaması gerekiyor. Bu konuda bilgi verebilir misiniz?

Nükleer santral inşasının hukukumuza uygun olup olmadığını gösteren en önemli kanıt santralin yargısal denetimden kaçırılmak amacıyla devletlerarası anlaşma ile yapılmasıdır. Anayasamızın 90. maddesi çerçevesinde TBMM’de kabul edilen anlaşma kanun haline gelerek bugün yapılan işlemlerin yasal dayanağını oluşturmaktadır. Bu işlemlerin yargı denetimine tabi olduğu aşamalarda ise, ilgili kurumların yaptığı işlemlerin, beyan edilenlerin aksine yasalara aykırı olduğu ve ülkemizi açıkça zarara uğratacağı için iptal edildiği bellidir.

Nükleer enerji yatırımlarında temel sorun bu yatırımların diğer enerji üretim sistemlerine kıyasla neredeyse tamamen siyasi kararlar olmasıdır. Enerji üretiminin pek çok yolu bulunmaktadır. Ancak sahip olduğu yıkıcı potansiyeller, nükleer silah üretimi için taşıdıkları önem, kaza olmasa dahi faaliyeti sırasında çevreye verdiği ciddi zararlar ve karşılaştırılamayacak denli yüksek maliyetleri ile nükleer enerji üretim sistemleri ayrı bir konumda bulunmaktadır.

Nükleer santral inşasını ya da nükleer tesis işletmeyi yasaklayan doğrudan herhangi bir kanun ya da düzenleme bulunmamaktadır. Kaldıki şimdiye kadar ülkemizde üç adet deneysel çalışmalar için kullanılmak üzere nükleer santral prototipi inşa edilmiş ve çalıştırılmıştır. Bu prototipler araştırma amaçlı olup oldukça düşük düzeyli ve elektrik üretmeyen yapılardır.

Sözleşmede konu edilen nükleer güç santralleri ise elektrik üretme amacını taşıyan ve oldukça güçlü santrallerdir. Bu nevi santralleri doğrudan yasaklayan ulusal ya da uluslararası bir düzenleme yoktur. Uluslararası yasalar nükleer santrallere sadece enerji üretimi için izin vermekte ve silah üretimi yapılmasına karışmamaktadırlar.

Ancak santrallerin inşası, işletilmesi ve işletmeden çıkarılması safhasında karşı karşıya kaldığımız yükümlülükler ve potansiyel tehlikelerin gerçekçi şekilde ele alınması, teknik ve yasal tedbirlerin alınması gereklidir. Hâlihazırda hükümetimizin uygulamaya koyduğu ilk yasanın 09.11.2007 tarihli 5710 sy. Yasanın toplam 9 asıl ve 2 geçici maddeden oluştuğu ve nükleer santral yasasının içine yerli kömür yakıtlı santrallerin teşviki hakkında maddeler konulduğu hatırlanırsa bu ciddiyeti göremediğimiz rahatlıkla söylenebilir. Bu aşamalar dikkatle incelendiğinde nükleer santrallerin başta anayasamızın 56. maddesinde yer alan ve insanların sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını koruyan maddesine aykırı olduğu görülmektedir. Zira sunduğumuz delillerle kurulmak istenen nükleer santralin çevre kirliliğine yol açacağı, tarım, hayvancılık ve balıkçılığı kesin olarak olumsuz yönde etkileyeceği, insan sağlığı üzerine olumsuz etkileri olacağı ortaya konmuştur.

Santralin çevreye vereceği zararın sağlık ve ekonomik boyutlarının göz ardı edilmesi bu işlemlere onay/lisans/izin veren bürokratların eylem ve işlemleri görevi kötüye kullanma suçlamasına konu olabilecektir. Zira tüm süreç santralin ne pahasına olursa olsun kurulması mantığı üzerine yürütülmektedir. İlgili kurumlara yapılan başvurular, gönderilen bilimsel veriler ve raporlar dikkate alınmamaktadır. İleride yapılan uyarışların gerçekleşmesi halinde insan sağlığı, çevre kirliliği ve mali alanda büyük sıkıntıların çıkacağı muhakkaktır. Bu halde bu hususları araştırmayan birimlerin ve kişilerin sorumluluğu doğacaktır.

Bu aşamada soruyla doğrudan ilgili olmasa da bilgi açısından Türk Ceza Kanununda yer alan bazı maddelere dikkat çekmek gereklidir. TCK 6/f(5) maddesinde silah olarak kabul edilen nükleer ve radyoaktif maddelerin 172/4 md. gereğince santralin işletmesi sırasında kaza sonucu yayılmasına neden olan kişinin cezasının sadece 6 ay ila 3 yıl arasında hapis cezası olduğunu bilmekte fayda bulunmaktadır.

Günümüzde ülkemizde yürütülen ÇED raporu hazırlama çalışmalarına ve bu raporların denetlenme şekillerine bakıldığında ciddi bir sorunla karşı karşıya kaldığımız aşikardır.

Şeffaflık Derneği tarafından düzenlenen panelde, özellikle ÇED raporları konusunda yapılan hukuksuzluklardan söz etmiştiniz. Bu konu ile ilgili olarak bilgi verebilir misiniz?

ÇED raporları herhangi bir tesisin faaliyetini çevreye zarar vermeden yahut minimum zararla işletmesi için hazırlanan planlan teklifleridir. Bu plan tekliflerinin başarılı olması hem inşa edilmek istenen tesisin inşasını hem de çevrenin korunmasını mümkün kılar ki her iki koşulda ülkemiz değerlerinin ekonomik ve çevresel anlamda korunmasını ve daha fazla fayda sağlamasını olanaklı kılar.

Bu planların başarılı olmasının ve işe yaramasının ilk koşulu ise gerçekçi yaklaşımlardır. Bu gerçekçi yaklaşıma sahip olmayan planlar sadece bir evrak prosedürünü tamamlama amacına hizmet eder. İşe yaramadıkları için çevrenin kirlenmesini önleyemedikleri gibi olası kirlenme ve kaza risklerinide arttırırlar. Bu konuda bu planların doğru şekilde hazırlanıp hazırlanmadığı büyük önem taşımaktadır.

Nükleer santraller gibi doğrudan siyasi otoritenin emir ve direktifiyle gerçekleştitilmek istenen bu çaptaki projede parası verilerek özel bir şirkete hazırlatılan planların ne kadar şirket istek ve ihtiyaçlarına aykırı olacağı ve aynı planların amirleri tarafından işlerine kolaylıkla son verilebilecek veya görev nitelik yahut yerleri değiştirilebilecek bürokratlar tarafından yeterince incelenebileceği dikkate alınmalıdır.

Hukukun gerçek anlamda uygulanması sadece maddelerde yazılı olan prosedürlerin tek tek yapılması değil, maddelerin taşıdığı amaca uygun hareket edilmesini zorunlu kılar. Günümüzde ülkemizde yürütülen ÇED raporu hazırlama çalışmalarına ve bu raporların denetlenme şekillerine bakıldığında ciddi bir sorunla karşı karşıya kaldığımız aşikardır. Hükümetin, bakanların doğrudan desteklerini belirttikleri ve her şekilde yapılması için açıkça uğraş verdikleri nükleer santral inşasında denetleyen bürokratın aykırı bulduğu hususları ne kadar ve ne ölçüde açıklayabileceği ortadadır. ÇED raporu başvurularının hemen hemen hepsi kabul edilmekte ancak sonrasında dava açıldığında mahkemece yapılan incelemeler neticesinde pek çok onaylanmış ÇED raporu iptal edilmektedir. O zaman şu soruyu sormak herkesin hakkıdır. Bu raporlar nasıl denetlenmektedir?

ÇED süreçlerinde halkın katılımı toplantıları gerçekte büyük önem taşımasına rağmen ülkemizde bir halkın katılımı toplantısından tamamen aleyhte karar çıksa dahi projenin uygulanmasına yasal olarak engel oluşturmadığı açıkça görülmektedir. Bu durum basına sıkça yansıyan yerel halkın direnişinin, eylemlerinin temelini oluşturmaktadır. Zira insanların ata toprakları ve yaşam alanlarının tahribini engellemek için söyledikleri sözler dinlenmemektedir. Bunca eyleme neden olan ÇED raporlarının halkın katılımı toplantılarına rağmen nasıl onay aldığı ise ayrı bir merak konusudur.

Rusya Hükümeti ile gerçekleştirilen anlaşma maddelerinde bedelsiz toprak verilmesi, satın alma garantisi ve süreleri, atık yönetimi ve santralin sökümü konusunda ve benzeri konuda birçok tutarsızlık ve yetersiz açıklama yer alıyor. Siz anlaşmayı genel olarak nasıl yorumluyorsunuz?

Anlaşmanın temel olarak iddianın aksine enerji arz güvenliği veya nükleer teknolojinin ülkemize yerleşmesi için değil ne pahasına olursa olsun nükleer santralin inşası için yapıldığı kanaatindeyim.

Devir anlaşmasını biraz açıklamak gerekiyor. Yapılan anlaşma ile Rus Devletine satılan bir toprak bulunmamaktadır. Ancak inşaat ve işletme süresince (İnşaatların 5-7 yıl arasında süreceği işletmenin ise 60 yıl olarak öngörüldüğü belirtiliyor) söz konusu alanın tüm kontrolünün Rus tarafında olacağı tereddütsüz olarak belirtilmektedir. Bu alana sokulacak materyaller ve bu alana girecek kişilerin kim olduğuna sadece Rus tarafı karar verebilecek.

İşletmeden kaynaklanan nükleer atıkların en az birkaç yıl süre ile santral sahasında bekletilmesi teknik bir zorunluluktur. Bu durum da geçici depolama alanlarının kurulmasını gerektirir. Asıl mesele ise nihai depolama alanlarıdır. Anlaşma gereğince ortaya çıkan atıkların Rus tarafınca alınacağına yönelik çeşitli söylentiler olmasına rağmen anlaşmanın 12. maddesi incelendiğinde böyle bir yükümlülük olmadığı ve Rus tarafının sadece kendisi tarafından satılan yakıtların atığını “yeniden işlemek üzere” (depolamak üzere değil) alabileceği, bunun ayrı bir anlaşmaya bağlı olduğunu belirtmektedir.

Yani sözleşmede nükleer atıkların nihai depolama alanının Türkiyede olmayacağına dair hiçbir madde olmadığı gibi önceki işlemlerde de yer alan nihai depolama alanlarının oluşturulması için getirilen İşletmeden Çıkarma Hesabı ve Ulusal Radyoaktif Hesabı isimli iki bütçenin aynen korunduğu bellidir.

Satın alma garantileri ise, genellikle bir yatırımın kolaylaştırılması, bir teknolojinin nakli ve işletilmesi istenen bir tesisin kurulumunu rahatlatmak amacıyla devlet tarafından gerçekleştirilen bir destektir. HES, RES ve diğer termik santrallere de verilmektedir.

Nükleer enerjide ise, santralin Türk devletinin malı olmaması ve ciddi tepkiler nedeniyle inşasına ve işletmesine hazine garantisi verilememektedir. Bunun yerine alım garantisi verilmiş ve anlaşmanın 10. maddesinde uzun uzadıya düzenlendiği şekilde alım garantisi için belirlenen rakamın içine tüm inşa, işletme vs. santrali kuracak şirketin tüm masrafları hatta olası masrafları dâhil edilmiştir. Bu şekilde şirket ilk yatırım maliyetini kendisi yapacak ve 15 yıl çalıştırdıktan sonra yapmış olduğu yatırımı geri kazanacaktır.

Günümüzde Nükleer Santrallerin inşası ve işletmesi için fon temin edilemediği düşünüldüğünde (zira aşırı riskli yatırımlar olarak kabul edilmektedir) Rus devletinin sahibi olduğu iki şirket aracılığıyla ülkemizde inşa edeceği santrallerin yatırım ve işletme giderlerini dünyada hiçbir finans kuruluşunun sunmayacağı koşullarda 15 yıl içinde tamamen karşılayacağı görülmektedir.

Bulgaristan Belene örneğinde yaşadıkları düşünüldüğünde bu koşullardan daha iyi bir finansmanı bulamayacağı açıktır.

Deprem bölgesi olduğu, jeolojik yapının nükleer santrale uygun olmadığı söylenen ve yer lisansını 40 yıl önce almış bir alanda yapılmak istenen santral de eğer bir tabi afet nedeniyle kaza gerçekleşirse bunun mali yükü tümüyle üzerimize kalacaktır.

AkkuyuAnlaşmada çevrenin korunması adına herhangi bir madde yer alıyor mu? Yeterlilik anlamında anlaşmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Anlaşmada çevre koruma adına hiçbir madde yer almıyor. ÇED raporunun alınmasına dahi gerek olmadığı hakkında bir karar çıkarılmasına rağmen ÇED raporu süreci işletilmesi de ayrıca enteresan bir durumdur.

Çevrenin korunması konusunda Rus tarafına ve ülkemiz bürokrasisine güvenmekten başka bir çare bulunmamaktadır.

Anlaşmanın bu niteliği ile muhafaza edilmesi ve santralin inşa edilmesi halinde ülkemiz için çevre kirliliği, ekonomik sıkıntı ve enerji bağımlılığı konusunda bugünleri arar hale getirecek denli tehlikeli bir anlaşma olduğu kanaatindeyim.

Nükleer santral inşasının gerekçelerinden birini enerji üretim çeşitliliği ve enerji bağımsızlığı oluşturmaktadır. Nükleer santral gerçekten enerji üretim çeşitliliği getirecektir. Çünkü ülkemizde daha önce hiç kurulmamış, kullanılmamıştır. Ancak sorun enerji bağımsızlığıdır.

Şöyleki, halihazırda petrol ve doğalgaz alanında Rusya’ya bağımlı durumdayız. Bu doğalgazın küçümsenemez bir bölümü Doğalgaz ile çalışan elektrik santrallerinde kullanılmaktadır. Bunun yanında elektrik üretimi alanındaki en önemli yatırımımızı da Rusya ile yapmaktayız. İleride devletlerarası bir sıkıntı olduğunda Rusya’nın ülkemizi karanlığa gömmesi ve sanayimizi durma noktasına getirmesi hiçte küçümsenecek bir olasılık değildir.

Anlaşmada göz boyayacak şekilde santralin işleten Rus şirketi tarafından sigorta ettirileceği düzenlenmektedir. Ancak sigorta primlerinin elektrik birim fiyatına eklendiği yani sigorta prim bedellerinin halkımızın cebinden çıkacağı söylenmemektedir.

Bunun yanında anlaşma gereğince ve daha önce imzaladığımız uluslararası anlaşmalar gereğince ülkemiz Paris Sözleşmesi tarafı olup bu sözleşme hükümlerince sigortalanmaktadır. Bu sözleşmenin 9. maddesi Japonya (Fukuşima) kazası karşısında yorum gerektirmeyecek denli açıktır.

“Millî mevzuatla aksi gösterilmedikçe işleten, silâhlı çatışma, tecavüz, iç harb, isyan hareketi ve istisnaî karakterde vahim tabiî bir âfet yüzünden doğacak nükleer bir kazanın sebep olduğu hasardan mesul değildir.”

Deprem bölgesi olduğu, jeolojik yapının nükleer santrale uygun olmadığı söylenen ve yer lisansını 40 yıl önce almış bir alanda yapılmak istenen santral de eğer bir tabi afet nedeniyle kaza gerçekleşirse bunun mali yükü tümüyle üzerimize kalacaktır.

Böylesi bir durum oluşmadan kaza meydana gelmesi halinde ise işleten şirketin sorumluluğu 700 milyon EURO ile sınırlıdır. Nükleer kazalarda bu sınırın oldukça yetersiz olduğu herkes tarafından kabul edilmiştir.

Ancak nükleer santraller gibi tehlikeli bir tesisin sigortalanmasını ancak bu gibi sınırlarla kabul eden sigorta şirketleri karşısında şu an için yapılabilecek bir şey bulunmamaktadır.

Sonuç olarak; nükleer santral, harcanacak paraların büyüklüğü nedeniyle hiçbir aksilik olmasa bile ekonomik bir felaket olarak ülkemize zarar verecektir.

Yorum yaz...