Türkiye'nin Evdeki HES'abı Çarşıya Uyacak mı?

Yusuf YavuzYusuf Yavuz

Hatırlanacağı gibi 2012’nin son günlerinde yaşanan tartışmalar, son beş yıldır Türkiye’nin gündeminden bir türlü düşmeyen hidroelektrik santrallere, bir başka deyişle HES’lere daha yakından bakmayı gerekli kılıyor. Bir yanda ülkenin enerjide dışa bağımlı olduğunu öne süren ve yakın gelecekteki enerji HES’abını hidrolik enerjiye göre kurgulayan yetkililer, diğer yanda ise HES yatırımlarının yaşam alanlarını yok ettiğini öne süren köylüler ve yaşam savunucularının yer aldığı tartışmalı süreç kimi zaman yoğunlaşıyor bazen de sessiz sedasız sürüyor ancak bir türlü bitecek gibi görünmüyor. Karadenizli yaylacılardan Ege’nin narenciye üreticilerine, Toroslar’ın göçebe Yörüklerinden Akdeniz’in turizmcilerine kadar geniş bir toplumsal kesimi yakından ilgilendiren HES tartışmalarına kulak kabartıp neler olup bittiğini anlamaya çalıştık. Yetkililerin görüş ve açıklamalarının aksine bir çok bilim insanı ve meslek odasının yanı sıra vadilerinde HES projeleri bulunan halkın büyük kısmının görüşü atılan taşın ürkütülen kurbağaya değmeyeceği yönünde.

BOND ÇANTALI DERE SİMSARLARI

‘Yeşil Enerji’ kaynağı kapsamında ele alınan HES’lerle ilgili süreç, 2002 yılından sonra ardı ardına yapılan yasal düzenlemelerle hızlandı. Yatırımcıyı teşvik etmeyi amaçlayan yasal düzenlemelerin kimi durumlarda kötüye kullanılması, adına “dere simsarı” denilen ve kulislerde “çantacı” olarak anılan Bond çantalı dere tüccarlarının doğmasını sağladı. Devlet Su İşleri (DSİ) ile özel sektör arasında yapılan “Su Kullanım Hakkı Anlaşması Yönetmeliği” gereği, dere ve ırmakları enerji üretimi amacıyla 49 yıllığına kiralayan birçok “çantacı”, yatırım maliyeti yüksek olan projeleri sektördeki daha büyük şirketlere devretmeye başladı. Bir bakıma enerji gibi oldukça hayati bir mesele üzerinde yürütülen ve dünyanın en önemli biyolojik zenginliğini barındıran Anadolu coğrafyasını derinden etkileyecek olan uygulamaları içeren bu süreç daha baştan büyük tartışmaların doğmasına neden oldu.

DÜNYA SU FORUMU’NUN ARDINDAN HIZLANAN HES FURYASI

Bu sürecin ardından 2009’da 100’den fazla ülkeden 20 bine yakın katılımcıyla İstanbul’da yapılan 5. Dünya Su Forumu’ndan sonra tekstilden, turizme bir çok alanda yatırım olanakları daralan dev şirketler enerji alanına hücum etti. Başbakan Erdoğan, “Allah’ın suyunu paraya çeviriyoruz” açıklamasıyla sektörün önünü açmıştı. Türkiye’de 50 milyar dolarlık bir su pazarı olduğundan söz ediliyordu ve eş zamanlı olarak ülkenin neredeyse bütün derelerinde başlatılan yaklaşık 2 bin HES projesinin bir kısmının inşatı biterken, ortaya çıkan tahribat vadilerde şoke etkisi yaratmıştı. Başbakan Erdoğan, yaşam alanlarına yönelen bu apansız saldırı karşısında direnen, haklarını korumaya çalışan insanları ‘çapulcu’ ve ‘eşkıya’ olarak niteleyecekti. Türkiye’nin gündemine hızla yerleşen HES tartışmaları da dört bir yana yayılmıştı. Muğla, Antalya , Artvin, Erzurum , Rize, Trabzon ve bir çok kentin kırsalında ortaya çıkan tepkiler yeni bir sürecin de habercisiydi. Vadilerde HES şirketleriyla vatandaşlar arasında yaşanan tartışma ve kavgalarda jandarma ve polisin şiddete başvurması, bugüne kadar asker ve devlete sempatiyle yaklaşan halkta travmatik sonuçlar yaratıyordu. Halkın, yetkililerin ilgisiz tavrı karşısında şirketlerle, özel güvenlik görevlileri ve devletin kolluk kuvvetleriyle karşı karşıya kalmasının yarattığı psikolojik yıkım giderek yayılıyordu.

SU ENSTİTÜSÜ KURULARAK SULAR TEK BAKANLIĞA BAĞLANDI

Peki bunca yasal düzenlemenin ve halka rağmen geri adım atılmayan sürecin tek dayanağı enerji üretimi olabilir miydi? Bu sorunun yanıtını bulmak için 658 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kurulan Türkiye Su Enstitüsü ve Su Yönetimi Genel Müdürlüğü’nün görevlerine bakmak gerekiyor. Geçtiğimiz yıl Manavgat suyunu Libya’ya verme hazırlığı içinde olduklarını açıklayan Bakan Eroğlu, kendisine bağlı olan bu iki kurumun suyla ilgili planlama ve politikaların yanısıra uluslararası ilişkileri düzenleyeceğini söylüyordu. 5. Dünya Su Forumu Genel Sekreter Vekili Ahmet Mete Saatçi’nin forumun resmi sitesinde yer alan açıklamaları da Bakan Eroğlu’yla paralellik taşıyordu: “Ortadoğu, Balkanlar, Orta Asya, Akdeniz ve Türkiye'de düzenlenen bir dizi hazırlık toplantısı sayesinde, ‘Türkiye ve Çevresi’ alt bölgesi, bölgeye özgü su sorunlarının el almak için bölgesel paydaşlara yönelik bir platform oluşturmuş ve bölgedeki ülkeler arasındaki işbirliğini geliştirerek, 5. Dünya Su Forumu'na yapılacak bölgesel katkının maksimize edilmesini sağlamıştı.”

 DÜNYA SU FORUMU’NUN AMACI TARTIŞILIYOR

 Merkezi Marsilya’da bulunan ve bünyesinde dev küresel şirketleri barındıran Dünya Su Konseyi’ne (WWC) bağlı olarak çalışan Dünya Su Forumu, (WWF) görünürde yoksul ülkelerin temiz su kaynaklarına erişimine katkı sağlamak amacını güdüyor. Ancak gerçekte forumun yapıldığı ülkelerin su kaynakları küresel şirketler eliyle yağmalandığına yönelik eleştiriler, bu konuda alternatif forumlar düzenlenmesi gerçekle görünen arasındaki muğlaklığı daha da arttırıyordu. 

TÜRKİYE’NİN ENERJİDE 2023 HEDEFİ: 40 BİN HES

Öte yandan, 24 Mayıs 2006'da yürürlüğe giren 5496 sayılı Elektrik Piyasası Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Enerji Piyasası Denetleme Kurulu’na (EPDK) verilen acele kamulaştırma yetkisi, ancak savaş koşullarında orduya verilen kamulaştırma yetkisiyle aynı nitelikte olduğu eleştirilerini de beraberinde getirirken, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, 2008 Ağustos’unda, enerji sektöründe özelleştirme ve yerli kaynak kullanımında izlediği yol haritasını yenileme kararı aldı. Buna göre 2023 yılına kadar teknik ve ekonomik olarak değerlendirilebilecek hidroelektrik potansiyelin tamamının elektrik enerjisi üretiminde kullanılması planlanıyordu. Bir başka deyişle 2023 yılına kadar ülke genelindeki su kaynakları üzerinde özel sektör eliyle 40 bin HES yapılabilmesinin önünü açılmış olacaktı.

Kasımlar Barajı Köprülü Kanyon’un başlangıcı olan bölgede inşa edilecekKORUNAN ALANLARA ‘TABİATI BOZUK YASA’ TEHDİDİ

Korunan alanlardan SİT bölgelerine, meralardan milli parklara kadar hemen her türlü alan HES yatırımlarına tahsis edilebilecekti. HES yatırımlarına tanınan yasal dayanaklar karşısında doğanın ve yaşam alanlarının savunmasız kaldığına inanan sivil toplum örgütleri ve yaşam savunucuları çeşitli kampanyalar düzenleyerek soruna dikkat çekmeye çalıştılar. Kısaca ‘Tabiat Kanunu’ olarak adlandırılan ‘Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı’nın yeni yasama döneminde meclisin gündeminde görüşülecek olması üzerine harekete geçen 74 sivil toplum kuruluşunun oluşturduğu ‘Tabiat Kanunu İzleme Girişimi’, TBMM’de bulunan 550 milletvekiline mektup göndererek koruma konusunda 1958 yılından beri edinilmiş tüm kazanımları yok edeceği öne sürülen tasarıyla ilgili çekincelerin ortaya konması çağrısı yaptı. İlk 14 maddesi TBMM Çevre Komisyonu’nun 31 Mayıs 2012 tarihli toplantısında bir günde görüşülerek onaylanan ve kaygı verici içeriğinden dolayı kamuoyunda ‘tabiatı bozuk yasa’ söylemlerine neden olan tasarının, 1958′den bu yana edinilmiş tüm kazanımları yok edeceği öne sürülürken, tasarının 6. maddesi tüm korunan alanların sınırlarının değiştirebilmesine,  daha kötüsü tümüyle kaldırılmasına olanak vermesi kamuoyunda endişe yaratmıştı. Ülke yüzölçümünün yalnızca yüzde beşini oluşturan korunan alanların dahi ‘kalkınma ve ekonomik fayda’ gerekçesiyle yatırımlara açıldığı vurgulanan mektupta, “bugün geldiğimiz noktada maalesef bütün bu sorunlara kalıcı çözümler üretilmesi ve biyolojik çeşitliliğin korunması için ihtiyaç duyulan güçlü bir kurumsal yapılanma ve bu yapıyı destekleyecek bütüncül politikalar ve yasal araçlardan yoksun durumdayız” ifadeleri dikkat çekmişti.

BAKAN EROĞLU: ‘HES’LER TÜRKİYE’NİN SİGORTASI’

HES’ler konusundaki genel tablo aslında henüz karmaşadan kurtulabilmiş değil. HES tartışmalarının ‘yetkililer’ kısmında duran en önemli isim olan Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, geçtiğimiz Temmuz sonunda yaptığı açıklamada, HES'lerin Türkiye'nin sigortası olduğunu ancak bu konuda çok büyük bir tepki oluştuğunun altını çizmişti. Türkiye'nin enerjide dışa bağımlı olduğuna ve enerjisinin yüzde 73'ünü dışarıdan temin ettiğini vurgulayan Bakan Eroğlu, ''Bu bizim yerli kaynağımız. Temiz, yenilenebilir kaynağımız. Suyu kontrol ediyoruz. Netice itibariyle onu kontrol etmezsen taşkına sebep oluyor. Orada suyu da yuttuğu falan yok HES'lerin. Fakat o kadar yalan söyleniyor ki 'Efendim HES'ten çıkan su zehirli, sizin çay bahçelerini kurutacak'. Kuyruklu yalan. Veyahut da 'HES'lerin suları firmalara satıldı, siz bu suyu para ile alacaksınız'. Yani HES su tüketmiyor ki. Bu da ikinci büyük kuyruklu yalan. Yani bunun gibi maalesef çok yalanlar var'' ifadelerini kullanmıştı.

‘CARİ AÇIĞI HES’LERLE KAPATACAĞIZ’

 HES yatırımlarının zaruret olduğu görüşünü savunan Bakan Eroğlu, Türkiye’nin enerji ithalatına yılda yaklaşık 25 milyar dolar ödediğini belirterek inşa aşamasında olan HES'lerin devreye girmesiyle 25 milyar doların büyük bir kısmının ülke ekonomisine kalacağını, böylece büyük bölümü enerji ithalatından kaynaklanan cari açığın kapanması hususunda yardımcı olacağı görüşünü savunuyor. 1960’larda yaklaşık 3 milyar kilowatt. saat olan Türkiye’nin elektrik sarfiyatının, 2011 yılında 230 milyar kilowatt.saate ulaştığını dile getiren Bakan Eroğlu, konuyla ilgili yaptığı bir başka açıklamada, 2012 yılının ilk 7 ayında elektrik tüketiminin 142 milyar kilowatt. saat iken, bunun yaklaşık 40 milyar kilowatt. saatinin HES’lerden elde edildiğini kaydederek,  “Hükümetimizden önce ülkemizdeki hidroelektrik potansiyelden yeteri kadar istifade edilemiyordu. 2003 yılında HES’lerden sadece 26 milyar kilowatt.saat enerji üretilirken, 2012'nin ilk 7 ayında yaklaşık 40 milyar kilowatt. saat enerji ürettik, yıl sonunda bu değer  65 milyar kilowatt.saat’e ulaşarak rekor kırılacaktır” görüşünü dile getirmişti.

50 MİLYAR DOLARLIK HES PAZARI

 Özel sektörün HES yatırımlarında devreye girerek, boşa akan su kaynaklarının milli ekonomiye kazandırılması, maksadıyla 26 Haziran 2003 tarihinde, Su Kullanım Hakkı Anlaşması Yönetmeliği'nin çıkarıldığı bilgisini veren Bakan Eroğlu, “Bugün itibariyle başvurulara baktığımızda 30.840 MW Kurulu gücündeki 1.653 adet HES projesinden müracaat edilip işlemleri yürüyen 1.490 adet projenin toplam kurulu gücü 30.127 MW’tır. Bugüne kadar işletmeye alınan 4.704 MW toplam kurulu gücündeki 194 adet HES projesinin yıllık ortalama enerji üretim kapasitesi 17 milyar kilowatt saattir. İşletmeye alınan projeler için özel sektör tarafından yapılan yatırım tutarı 6 milyar doların üzerinde olup geri kalan potansiyel için de özel sektör tarafından 50 milyar doların üzerinde yatırım yapılması beklenmektedir” açıklamasında bulunmuştu.

GELECEKTE BAZI ÜLKELERİN KADERİNİ ENERJİ ÇİZECEK

Petrol, kömür ve doğalgaz gibi enerji kaynaklarına benzer şekilde HES'lerin de tükenen bir enerji kaynağı olduğunu savunan Demirsoy, "gelecek, enerji kaynaklarını ele geçirme ile şekilleneceği için, her türlü kışkırtmaya ve üstü kapalı anlaşmalara muhatapsınız demektir. Nitekim bugün dünyanın birçok ülkesinin sınırlarının enerji kaynaklarının konumuna göre çizildiğini biliyoruz. Hiç kuşkunuz olmasın, yakın bir gelecekte bile, bazı ülkelerin kaderini, hatta var ya da yok oluşlarını, bu enerji kaynaklarına göz dikmiş güçlü ülkeler çizecektir; hem de her yolu deneyerek. Burada insan ve insani değerler hiç kuşkunuz olmasın, enerji tutkusunun ardında yer alacaktır. Enerji kaynakları kısıtlanan bir dünyada, akıtılacak kanın kokusunu bugün evrensel bilgiye sahip olan herkes alıyor olmalı" tespitinde bulunuyor.

SUYUN DEPOLANDIĞI SET DOLUNCA BATAKLIĞA DÖNÜŞÜR

Kapsamlı incelemesinde Türkiye'nin enerji konusundaki seçeneklerini ele alan Demirsoy, HES'lerden rüzgar santrallerine, güneş enerjisinden termik santrallere kadar bir çok başlıkta enerji meselesini tartışıyor. Nükleer santrallere de kapsamlı bir bakış açısı getiren Demirsoy'un HES'lerle ilgili tespitleri gündemden düşmeyen 'yenilenebilir enerji' tartışmalarına yeni bir boyut getireceğe benziyor: "İlk olarak bir tanımı düzelterek konuya başlayalım. Her ağzını açan, ilk olarak yenilenebilir enerji kaynaklarımızı devreye sokmalıyız diye söze başlıyor ve örnek olarak da hidroelektrik santrallerinin kurulmasını savunuyor. Bir defa şunu öğrenmemiz gerekiyor. Önüne bir set çekmek suretiyle (barajla) yapılan hiçbir hidroelektrik santrali yenilenebilir enerji kaynağı değildir. Nasıl ki, canlıların jeolojik dönemlerde naaşlarından oluşan bu karbonlu kaynaklar kullanıldığı zaman tükeniyorsa, su güzergâhlarında jeolojik dönemlerde aşınma ile oluşan ve enerji elde edilmesini sağlayacak yükseklik farkı da, aynen petrol, kömür, gaz gibi tükenir. Çünkü çevrenin durumuna göre, bu setin arkasında kalan ve belirli mevsimlerde büyük miktarlarda gelen suyun depolandığı set arkası hacim, er ya da geç çökeller ile dolarak, bir bataklık haline geçer. Su depolama yetisi yitirilir. Düzenli enerji elde etme şansı hemen hemen yok olur. Su depolama gücü ortadan kalktığı için havzaya düşen suyun büyük bir kısmından yararlanma şansı ortadan kalkar.

'ANADOLU VADİLERİNİN HEPSİ FAY KALINTISI'

Türkiye topraklarının yüzde 90’nın hatta daha fazlasının deprem tehdidi altında olduğu biliniyor. Bu şu demektir: Uçaktan baktığınızda, sarı step içinde gördüğünüz kama şeklinde yeşil çizgi ve uzantılar, kural olarak geçmişteki bir depremin oluşturduğu fay hatlarıdır. Çünkü fay kırığı derin toprak oluşumuna ve yandaki yükseltilerden de su kaynakları almaya izin verir. Bunun çok net açıklaması: Anadolu’da yazın gördüğünüz yeşil vadilerin hemen hepsi birer fay kalıntısıdır. Suların hemen hepsi bu fay kırıklarını izledikleri için ve yukarıdan ve yanlardan gelen alüvyonlarla derin toprak yapısı oluşturdukları için bugüne kadar Anadolu halkını besleyen zengin ve bereketli toprakları oluşturmuşlardır. Bu toprak zenginliği, aynı zamanda çevrelerinde zengin yerleşim yerlerinin kurulmasına zemin hazırlamıştır (geçmiştekiler bizden galiba daha akıllı ve sorumluluklarının bilincinde olduğu için, kural olarak vadilerin tabanına yerleşmemiş, zengin toprakları tahrip etmeden, yerleşimlerini yamaçlara kaydırmışlardır).

'KALİTESİ BOZULAN SULAR ZEHİRLENİR'

Sular aynen canlı gibidir; eğer yetirince oksijen almazsa o suyun kalitesi bozulur; canlıların yaşama şansı ortadan kalkar. Buna biyolojik olarak ölü su deriz. Nedeni şudur: Su ortamları ana alıcı ortamlar olduğu için er ya da geç organik maddeler bu ortama ulaşır. Suyun canlılar için sağlıklı kalabilmesi için bu ortamlara ulaşan organik malzemenin yıkılarak temel moleküllere dönüşmesi gerekir (dekompozisyon). Böylece hem yeni oluşumlara temel besin maddesi sağlanmış olur hem de organik madde ortadan kaldırılmış olur. Bunu bakteriler başta olmak üzere, çoğunluk bir hücreli canlılar gerçekleştirir. Burada birbirini izleyen iki yol vardır. İlk olarak organik malzemeyi vücudunun içine alarak glikoliz dediğimiz bir yıkıma uğratan ve oksijene gerek göstermeyen canlılar bu işi yapabilir. Ancak bu eylemin sonunda pürivik asit oluşturulduğu ve su ortamına verildiği için suyun kalitesi bozulur ya da bir ileri evrede metan gazı çıkaracak tepkimelere uğratıldığı için su ortamı bir çeşit zehirlenir.

'SULAR SAĞLIKLI KALABİLMESİ İÇİN OKSİJEN ALMALI'

İşte, durgun sularda ve barajların özellikle kanalizasyon bağlanmış yerlerinde çıkan kabarcıklar bu zehirlenmenin habercisidir. Zaman zaman kitle ölümleri bunun sonucudur. Ancak bu tepkimelerden sonra doğrudan oksijenle soluyan canlılar bu yıkım işine girişirlerse, organik maddeler su ve karbondioksite kadar parçalanırlar. Karbondioksit sudan uzaklaştırılırsa, su, canlıların yaşaması için uygun ortama kavuşmuş olur. Akvaryumların havalandırılmasından tutun da, arıtma tesislerinin havalandırılmasına kadar yapılan işlem budur. Bir suyun sağlıklı kalıp kalmadığını Biyolojik Oksijen İhtiyacı (BOD) diye bir parametre ile ölçeriz. Bu ihtiyaç büyükse su sağlıklı değildir. Yani dünyadaki suların biyolojik olarak sağlıklı kalabilmesi için şu ya da bu şekilde havalandırılması ve özellikle oksijen alması gerekir.

'FIRAT VE DİCLE FOSEPTİK ÇUKURUNA DÖNÜŞÜNCE'

Bu nedenle bir ülkedeki suların hiçbir zaman yüzde 45’den fazlası arkasında durgun su biriktirecek, sulama barajlarına ya da hidroelektrik santrallerine ayrılmamalıdır. Gel gelelim ki bizim teknik kadromuz ve siyasetçilerimiz, Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde birinin bittiği yerde diğerinin başladığı barajları yapmayla övünüyorlar. Önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde buraları foseptik çukurları haline dönüştüğünde, bu sefer torunları onları lanetleyecektir. BOD ile ilgili böyle bir bilgi ve kavrama sahip olmadıkları için, havzaların ilk kaynağından mansabına kadar, küçüklü büyüklü yerleşim yerlerinin kanalizasyonunun bu alıcı ortamlara bağlamasına ya da atıkların suya dökülmesine de kayıtsız kalıyorlar. Bu kirletici kaynaklar, bu suları çok daha hızlı bir şekilde öldürecektir.

'DERELER ÜLKENİN MÜCEVHERLERİDİR'

Derelerde ve şelalelerde de durum farklı değildir. Ne yazık ki, birçok dere önümüzdeki yıllarda sadece denize bağlandığı yerde suyunu görebileceğimiz şekilde borular sistemine dönüştürülecektir. Bu, o derelerde sucul yaşamın sonu demektir. Dereler, şelaleler ve tatlı su kaynakları bir ülkenin gözü gibi koruması gereken mücevherleridir. Binlerce, milyonlarca yılda oluşan bu yaşamsal öneme sahip zenginliklerimizi kısa vadeli çıkarlarımız için harcayamayız. Ancak ne yazık ki, enerji darboğazı, siyasilerimizi en kestirme ve en ucuz; ancak en tehlikeli yolu izlemeye sürüklemektedir.

'MASA BAŞINDA SANTRAL PLANLIYORLAR'

Özellikle son on yılda yerli ve yabancı firmalar dere, çay ve akar olan her şeye santral kurmaya kalkışmaktadır. Ne yazık ki hükümetlerimiz de bu yağmanın yasal zeminini hazırlamış bulunmaktadır (hidroelektrik santralleri projesi olarak bilinen HES projesi). İlk duyduğunuzda kulağınıza hoş gelebilir. Çevreyi görünürde kirletmeyen, ilk aşamada kimseye bir zararı olmayan, altın yumurtlayan tavuk gibi. Bir derenin üzerine, masa başında kimsenin ayrıntısını bilmediği, kaynaktan mansaba kadar çok sayıda santral planlanıyor (örneğin Doğu Karadeniz’de yüzlerce). İlk olarak biri gündeme getiriliyor; birkaç yüz metre ya da birkaç kilometre uzunluğunda yatay bir boru döşenip, bir yerden aşağıya verilerek santrale su sağlanacak. Görünürde kimseye zararı yok, çevreye de; orada oturan insanları da çok rahatsız etmeyecek, şunun şurasında birkaç yüz metre ya da birkaç kilometrelik bir kısım kullanılacak; hoş görülebilir. Bir de göstermelik bir ÇED raporu düzenlersiniz. Haklı olarak bu raporu düzenleyenler, raporun sonunda böyle bir girişimin çevrede yaşayan kurtlara, kuşlara, yılanlara, çıyanlara büyük bir etkisi olmayacaktır diye düşüncelerini bildirirler; haklıdırlar da.

'GENİŞ ZAMANA YAYILMIŞ HAİNCE PLANLAR'

Aradan birkaç sene geçer, aynı derenin ya da çayın başka bir yerinde başka bir santral kurulmaya başlar, bu sefer başka bir ekip benzer raporu düzenler; kurtlara, kuşlara, yılanlara, çıyanlara büyük bir etkisi olmayacaktır diye; koca bir derede birkaç yüz metrenin ya da birkaç kilometrenin esemesi okunmaz. Birkaç on yıl sonra başka bir tanesi daha sonra başka bir tanesi gelir ve bir gün bakarsınız, doğa harikaları olarak nitelendirdiğimiz, o bölgenin iklimine olumlu etki yapan (hele bizim gibi kuraklık tehdidi olan bir ülkede), estetik duygularımızı kamçılayan, biyolojik çeşitliliğin en önemli ortamını oluşturan güzelim dere ya da çaylar ortadan kalkmış, bazı yerlerde açıktan bazı yerlerde toprağın altına dalarak geçen bir boruya dönüşmüş. Geniş bir zaman dilimine yayılmış haince bir plan olduğu için, kısa süreli bir gözlemde kimse neyin ne olduğunu anlayamaz. Dereler ve çaylar gibi insanların estetik duyguları da böylece kurur; enerjiye bağlı robotlara dönüşür.

'DERELERE KIYANLAR, EVİNİN DİREĞİNİ KESENLERDİR'

Dereler, çaylar, şelaleler, kıyılar bir ülkenin en önemli servetleridir; estetik kaynaklarıdır. Ancak kışın yakacak bulamayıp da evinin içindeki dolapları, merdivenleri, direkleri yavaş yavaş kesip sobada ısınmak için yakanlar, bir gün bu binanın çöktüğünü, sobanın da söndüğünü göreceklerdir. Acı olanı da direkleri kesenler ile enkazın altında kalacak kuşakların farklı olmasıdır. İşte dere ve çayları sinsi sinsi boruya alanlar, oturduğu evin direklerini yavaş yavaş kesenlerdir.

'GAP, BİLİNÇSİZ SULAMAYLA TUZLAŞMAYA NEDEN OLDU'

Elektrik amaçlı olup da sulamada kullanılan barajlar ve sulama barajları, iyi eğitim verilmemiş, bilinçli bir çiftçi kitlesi yetiştirilmeden, drenaj kanalları yapılmadan sulamaya tahsis edildiğinde, en fazla bir metre derinde birikmiş olan bor, kalker ve tuz, buharlaşma yoluyla toprağın üst katmanlarına taşıdığı için, tuzlaşma, bir anlamda çoraklaşma ortaya çıkmaktadır. Gurur duyduğumuz Güneydoğu Anadolu Projesi’nin suladığı topraklarda ve birçok yerde durum budur.

'HİÇ BİR YASANIN DOĞAYI BOZMA HAKKI OLAMAZ'

Cenneti cazip kılmak için tarif ederken bile, içinde derelerin ve çayların aktığı bir yer olarak anlatırız. Çünkü temiz akan bir dere ya da çay, yetişecek gençlerin esin kaynağı, sağlıklı yaşamaları için en uygun ortam ve bir ülkenin gurur kaynağıdır. Zannediyorum hiçbir yönetimin hatta hiçbir yasal düzenlemenin insanlığın ortak zenginliği olan bu doğal oluşumları yapay bir düzenleme ile bozma hakkı olamaz. Bunların hepsi geriye dönüşü olmayan girişimlerdir. Çocuklarınızı ve torunlarınızı düşünüyorsanız, evrensel sorumluluk taşıyorsanız, derenize ve çayınıza sahip olun, onların temiz kalmasını sağlayın."

PROF. DR. ALİ DEMİRSOYPROF. DR. ALİ DEMİRSOY: ‘HES’LER YENİLENEBİLİR ENERJİ KAYNAĞI DEĞİLDİR’

Bakan Eroğlu’nun rakamlarla desteklediği görüşleri HES’lerin Türkiye için adeta zaruri olduğuna işaret etse de bu görüşe katılmayan uzmanlar da var. İlgili meslek odaları ve sivil toplum örgütlerinin bu konudaki ortak görüşü, enerji nakil hatlarındaki kayıp-kaçak oranının yapılacak iyileştirme çalışmalarıyla aza indirilmesi, HES’lerden elde edilecek enerjiden daha fazlasını sağlamış olacak. Doğa konusundaki çalışmaları nedeniyle 'Doğaperest' olarak tanımlanan Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Demirsoy ise HES’ler konusunda çarpıcı tespitlerde bulunuyor. Yaygın görüşün aksine HES'lerin ‘yenilenebilir enerji kaynağı’ olmadığını savunan Demirsoy, “Dere ve çayları sinsi sinsi boruya alanlar, oturduğu evin direklerini yavaş yavaş kesenlerdir” görüşünü dile getirmiş ve Türk kamuoyuna  “önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde buraları foseptik çukurları haline dönüştüğünde, bu sefer torunları onları lanetleyecektir. Çocuklarınızı ve torunlarınızı düşünüyorsanız, derenize ve çayınıza sahip olun” çağrısında bulunmuştu.

Yorum yaz...