Bu Bir Yaşam Seferberliği

Sarıkeçili YörükleriAnadolu’nun göçerek yaşamını sürdüren son topluluğu olan Sarıkeçili Yörükleri, Toroslar’daki geniş bir coğrafyada yılda iki kez göç ederek yaşamlarını sürdürme mücadelesi veriyor. Ancak göç yolları üzerinde bulunan su kaynaklarının yaşamlarını sürdürmeleri için hayati önem taşıması, Sarıkeçilileri HES’lerin mağdur ettiği bir topluluk haline dönüştürüyor. Bu konuda varolma mücadelesi veren Sarıkeçililer Yardımlaşma ve Yaşatma Derneği Başkanı Pervin Çoban Savran'la Yörük çadırında HES'leri konuştuk.

HES'ler ve genel olarak su konusunda durum neden böyle ve nereye doğru gidecek bu süreç?

Bize göre teknoloji hızla değerleri yok ediyor. Biz bunun farkına vardık ve bir şeylere zarar vermeden de hayatın sürdürülebildiğini göstermek için bir mücadele veriyoruz. HES'lerle ilgili çalışmaların yanlış olduğunu düşünüyoruz. HES'ler olmadan da, doğal yaşama, akarsulara, derelere zarar vermeden de yaşamın devam edebildiğini göstermeye çalışıyoruz. Derelere yapılacak olan HES'lerden yararlanacak insanların sayısı bellidir ama biz yüzlerce yıldır bu doğada, bu akan derelerde bu ormanlarda tek bir ağaç kesmeden yaşadık geldik. Bundan sonra da böyle devam etmesini istiyoruz. Çünkü sular yok olunca bir tek biz yok olmuyoruz doğada. Havası, böceği, kuşu; her şey yok oluyor. Gözle görülen ve görülmeyen tüm canlıları yok olduğunu herkesin idrak etmesini istiyoruz. Biz sanal âlemde yaşayamayız. Biz dört kare camın içerisinden görerek bu hayatın sürdürülemeyeceğini canlı canlı olarak tanığıyız, bunu yaşıyoruz. Binlerce insanın bunu idrak etmesini istiyoruz. Bunun için bir şeyler yapılmasından yanayız. 

Sarıkeçili YörükleriGenel olarak doğayla iç içe yaşayanlar, özel olarak da Sarıkeçililer için anlamı nedir bu yaşananların? 

HES'ler, barajlar, ambalajlanan sular vesaire... Biz bunların hepsinin karşısındayız. Bizler vücudumuzun içerisinde dolaşan kanı depolayabilir miyiz? Kalbimizin fazla kan barındırdığını öğrettiler bize. Şimdi biz fazla kan pompalıyor diye kalbimizdeki kanın bir kısmını hortumla alarak başka bir yere nakledebilir miyiz? Vücudumuzun her tarafında kan dolaşıyor. Bazı kısımlarında az, bazı kısımlarındaysa çok. Kalp bölgemizdeki fazla kanın akışını farklı bir yere yönlendirdiğimiz zaman bu bizim sağlığımızı ne derece etkileyecek bu? Azıcık aklı olan herkes bu şekil düşünürse daha iyi kavrayabilir bu meseleyi. Başka türlü anlatamayız. Ben üzerinde yaşadığımız toprakları, ülkemizi bir insan bedeni gibi düşünüyorum. Yaşadığım coğrafya benim bedenim gibi. Benim bedenimdeki kanı hortumla bir başka dokuya, bir başka bedene aktardığınız zaman ben ölürüm. Bunun bizim için başka bir ifadesi yok. Bizim için anlamı bu. Eğer bu dünyanın dönüşü durdurulamayacaksa, bu göç de durmayacak. Bu kan da bulunduğu yerden bir başka yere aktarılamayacak. Herkes alternatif bir çözüm arayışına girsin. Biz sonuna kadar mücadele edeceğiz bu uğurda. 

Somut olarak sizi nasıl etkiliyor HES'ler? 

Örneğin Göksu Havzasında yapılan barajlar bizim hemen hemen sonumuzu getirmek üzere. Neden derseniz, biz yüzyıllardır Göksu Havzasından göçüyoruz. Hem ilkbaharda hem de sonbaharda bu güzergahı kullanıyoruz. Bu havzadaki hayat bittiği anda biz de yok olacağız. Bu açıdan bizim yaşamımıza gözle görülür etkisi bu. Ayrıca planlanan bütün HES'ler tamamlandığı zaman bizim için susuzluk da başlayacak. Başkaları suyu taşıyabilir, borularla bir yerden bir yere götürebilir ama biz bunu yapamayız. Bizim için su hayattır. 

Siz bir Yörük anası olarak bu HES'leri yapan şirketlerin yöneticilerine ne söylemek istersiniz?

Şimdi bu santralleri kuran şirketlerin yöneticilerine bir şey söyleyeceğim; Bakın insanı eğitim, diploma ve okullar beslemez. İnsanı yaratan besler. Biz eğer sevgiyle yaklaşırsak doğa ana her türlü bağrına basar bizi. Her türlü imkânını verir bize. Çünkü bizleri bir yaratan var. Bu doğayı yok ederek, akarsuları yok ederek bir şeyler kazandığını düşünmesin şirket sahipleri. Buyursunlar Toroslar’a gelsinler biz onları da konuk edelim. Ben soruyorum onlara, kaç kişiyi ağırlayabilirler sahip olduklarıyla. Sayılıdır... Onları da köleler gibi kullanarak. Ama biz kuru ekmeğimizi, yanında soğanımızı, bulursak bulgur pilavımızı paylaşmaya hazırız. Binlerce HES'çi gelsin. Binlercesini ağırlarız. Bakın onlar mutlu da değiller. Ben onların neden mutlu olamadıklarını da biliyorum. Çünkü onlar bir şeyleri kaçırma, bir şeyleri çalma ve yok etmek mücadelesindeler. Bu yüzden mutlu da olamıyorlar. Ben bunun farkındayım, bu sesi duyuyorum. Toroslar’a gelsinler bu HES'çiler biz onların ruhunu sağaltırız. Ve onları aç bırakmayız biz. Bizleri yaratan, bizi bağrına basan bu doğa hepimize yeter. Yeter ki biz onu yok etme çabasına girmeyelim. Doğanın bizi her türlü nimetle ödüllendirdiğini görelim. O eğitim gözlüğünü, o şirket gözlüğünü, o bilmem ne gözlüğünü çıkarıp öyle bakalım doğaya yeter ki. Bir kaç gün o şirketten uzak kalarak, o bürodan uzak kalarak çıkıp bir bakalım doğaya. Doğayla bir baş başa kalalım, benden daha iyi anlayacaklarına eminim. 

Sarıkeçili YörükleriÇarıkları ıslatacağınızı söylediniz. Ne anlama geliyor bu? 

Şimdi şöyle bir şey var. Kuru çarık ayağa dar gelir. Yani kuru çarıkla bir iş yapamazsın. Çarık ıslanacak, ondan sonra da yağlayacağız. Çarık demek hareket demektir. Yürümek demek. Elbette çarıkları ıslatacağız. Islatmak ise suyun varoluşu, varolan bu suyun sonsuza kadar akmasını sağlamak demek. Yani ülkemizde bir hareketin halen varolduğunu göstermek. Sadece Ankara'dakilere değil, herkese göstermek. Kapalı camların arkasında oturanlara göstermek. Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi bu çekirdek kadroyla birlikte daha nelerin yapılabileceğini göstermek. Çünkü bunu biz kararlaştırmadık burada. Bu doğanın vermiş olduğu bir karar. Oksijen, sayısız yıldızlar, şu görmüş olduğumuz ateşteki alev verdirdi bu kararı. O ruhu bize aşılayan içinde yaşadığımız doğa. Gecenin ayı, gündüzün güneşi, soluduğumuz hava verdi bu kararı. Biz vermedik, doğa verdi. Biz sadece bir parçasıyız bunun. 

HES ya da başka amaçla doğaya müdahale edenler, 'doğayı imar etmek'ten söz ediyorlar... 

Doğayı imar etmek onu yok etmektir. Doğa imar edilmez, o zaten kendi kendini yeniliyor. Şirketler doğayı imar etmiyor, talan ediyorlar. Büyükler bunu daha iyi anlayabilirler; bundan elli yıl kadar önceki hayatı bilenler daha iyi anlayabilirler. O zamanlar doğayı böyle imar edecek, tahrip edecek insanlar yoktu. Ve herkes daha mutlu, daha huzurluydu. 

Bu söylemi kullananlara son zamanlarda 'devlete karşı mısın?' sorusunu yöneltiyorlar. 'Devlet enerji üretmesin mi, enerjide dışa bağımlı mı kalalım' diyorlar.. Siz ne diyorsunuz bu yaklaşıma? 

Devlet neden oluşur, insanlardan. İnsanlar nerede yetişip de bir araya geliyor, kapalı mekânlarda... İnsan olduğu zaman beşerdir, yanlış karar verebilir. Bugün devletle olabilir, yarın devletin dışındakiler olabilir. Bizim devlete karşı bir şeyimiz yok. Devlete karşı olduğumuz da söylenemez. Bizim yıllardır Orta Toroslar'dan İç Anadolu’ya göç ettiğimizden kimsenin haberi yoktu. Hele hele Çankaya'nın hiç haberi yoktu. Son bir kaç yıldır sesimiz duyuldu ama genel olarak habersizdi toplum. Biz bu göçümüzü, bu varoluşumuzu dünyaya göstermek istiyoruz. Doğada kadim haklarımızın olduğunu dünya görsün istiyoruz. Ama biraz devlete karşıymışız gibi algılanıyoruz diye çekimser kaldık. Biz devlete karşı değiliz asla. Bu sene Allah’ın izniyle ülkenin her yerindeki insana bunu gösterelim istedik. Biz daha yaşanılabilir bir enerjiden yanayız. Enerji de üretilsin ama biz de varoluşumuzu sürdürelim. Şimdi bu tür projeler devletin arkasına sığınılarak anlatılıyor. Yanlışı devlet de yapabilir, şirket de yapabilir. Bunlar doğanın korunabilmesi için mücadele edenleri yıpratmak için kullanılan bir sistem. Bu mücadele, insanların doğanın içinde de daha iyi yaşanılabileceğini anlamalarının mücadelesi. Ben hep şunu diyorum; parayla nasıl yaşanır ki, para insana ne verir ki? O şirketler şimdi para kazanıyorlar, kazandıkları parayla ne yapıyorlar ben onu merak ediyorum. Buyursunlar gelsinler, benim o kadar parası olmayan, üniversite bitirmeyen doğa bilimcisi insanlarımız var, onları keşfetsinler. İçimizde okul görmemiş ama filozof gibi insanlarımız var. Eğitim almamış, parası da olmamış ama doğanın diliyle öğrenmiş insanlarımız var. Buyursunlar yürekleri varsa keşfe gelsinler. Eğer hazmedebiliyorlarsa, tahammül edebiliyorlarsa bizim binlerce bilge insanımız var. Hiçbir şey görmeden ama hiçbir şeye de zarar vermeden doğada yaşayan insanımız var. 

 Ancak sözünü ettiğiniz bu doğa bilgeliğinin, kültürünüzün yaşam alanı giderek daralıyor değil mi?

Bizim üzerimizde çok büyük bir karalama var, bizde keçi var ya, 'keçiler ormanlara zarar veriyor' diyorlar. Bunu da zaten bu kurumlar kuruluşlar yapıyor. Ortada bir günah var. Bizde de keçi var; bizi günah keçisi ilan ediyorlar. Ama ben diyorum ki gerçek gözleriyle gelsinler görsünler. Doğayı koruyan, doğanın bekçisi kim görsünler. Dört duvar arasında oturarak orman korunmaz. Orman, bulunduğu yerde korunur. Ormanı, bulunduğu yerde anlarsın. Kapalı mekânlarda, bürolarda elde edilen gelirle, ormandan yapılan dekorla orman korunmaz. Ben bunu çok komik buluyorum.*

Röportajı Yapan: Yusuf Yavuz

Yorum yaz...