Biophilia

Biophilia“Doğa” kelimesi bir insan için ne ifade eder?

Kişisel durumumu arz edersem, yaşamımın doğayla birleşik, hatta doğanın ta kendisi olduğu bir hal olduğunu savunuyorum. 26 yaşındayım. Herhangi bir üniversitenin herhangi bir bölümünden mezun oldum. Kocaman bir şehrin ortasında büyüdüm. Onca “lüks” içerisinde hala bir açlığımın olması ‘doyumsuzluk’ olarak tanımlanabilir mi? Pek ala tanımlanabilir. Evet, ben bir “doğa doyumsuzu”yum! Ve evet, onsuz geçirdiğim, daha doğrusu doğanın örtülmeye çalışıldığı yapılar 

içeren mekanlarda bulunma zorunluluğum olduğunda delirecek gibi oluyorum. Bu deliliğe bir çare aramayı bıraktım, zira “uyumlu” olmaya çalışmak, çevremdeki beton yığınlarını umursamamak ya da trafiğin ortasında meditasyon yapmak gibi şeyleri denedikten sonra tüm bu çalışmaların içimde yana yakıla bağıran o gerçeği susturamadığını fark ettim. Öyle ki, şehrin gürültüsünü eve taşıyordum, ve bu gürültünün üzerimde yarattığı etkiyle sevgilime nasıl yükleniyorsam artık, “Hadi sen git bi’ bahçede nefeslen, kuşlarla, sümüklü böceklerle oyna hayatım,” demeye başlamıştı. Ben hastaydım, evet, “biofilik” tanısını kendime koymuştum. Evet evet! Ben hiç bir çaresi olmayan umarsız bir hastalığın pençelerinde kendimi buldum: Biophilia.

Aslında ilk olarak geçtiğimiz sene Björk’ün yeni albümünün adı aracılığıyla tanıştığım bu kavram pek çok şeyi açıklamaya yetti. “İnsanlık kentler kurup yerel yaşama geçmeden önce milyonlarca yıl tabiatla iç içe yaşamıştır. İnsan bir kaç nesil kentte yaşayıp doğadan kopsa bile bu süre zarfında insanın doğaya olan sevgisi kolay kolay kaybolmaz.” diyordu Edward O. Wilson, doğru da diyordu. Doğa’nın şehir insanı için ‘park’ ve ‘piknik’ten başka anlamları da olmalıydı. 

Biofili demişken, geçen haftalarda Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’ne gidelim dedik. Çok fazla filme girememiş olsak da, özellikle bizi ilgilendiren bir kaç filmi yakaladık. Bunlardan biri de bahsettiğim doğa aşkını tasvir edip bu kavramı içeren tasarımları ele alan Yaşam Dostu Tasarım: Hayatın Mimarisi (Biophilic Design: The Architecture of Life) filmiydi.

BiophiliaSon dönemin modası ‘doğa dostu tasarım’ın ötesine geçen biofili kavramı bu filmde pek çok yönüyle anlatılmıştı. Filmin tasviri şu şekildeydi: “Doğaya derinden ihtiyaç duymamıza rağmen şehirleri ve banliyöleri hem çevreye hasar verecek hem de bizi doğaya yabancılaştıracak biçimde tasarladık. Yeşil mimarideki güncel eğilim sonucu insan eliyle oluşturulmuş çevrenin doğal çevreye olan etkisi azaltılmış oldu ama doğal yaşamla aramızdaki bağın yeniden kurulması konusunda fazla bir gelişme sağlanamadı. Sürdürülebilir yaşam bilmecesindeki eksik parça işte budur.” İşte tam da anlatmak istediğim, beni uzun süredir bu oyunların içerisinde rahatsız eden durum da buydu. Onca tasarımlar, onca ekolojik çözümler bize ne sağlıyor? Bizleri gerçekten birer “tüketici” olmaktan çıkarıyor mu? İşte cevabını bulmamız gereken sorular bunlar.

İnsanoğlu olarak teknolojiyi en üst seviyede kullanmaya kendimizi adamış olduğumuz su götürmez bir gerçek. Ancak bu filme konu olan “hastaların daha hızlı iyileştiği hastaneler, sınavlarında daha başarılı olan çocukların okuduğu okullar, daha üretken çalışanların olduğu ofisler, insanların komşularını daha yakından tanıdığı ve ailelerin gelişimine olanak tanıyan topluluklar” biz insanları gelecekteki barışçıl ve sağlıklı toplumlara ulaştıracak olan etkenler bu teknolojik gelişimin gerçekten yararlı olup olmadığını sorguluyor. 

‘Doğa’ kelimesinin önümüze ordövr şeklinde sunulmaya başlanmasıyla içi boşalan pek çok kavramın hayatımızda anlam taşıyan yenilikçi ve gerçek tasvirlerle sunulması gerekiyor. Her türlü medya kanalında ‘doğa dostu’ ibaresiyle yer alan ve tüketimi destekleyen hangi kuruluş ya da üretici doğanın yanında olduğunu savunabilir, ya da bu savunmaya nasıl inanabilirim? Sanırım bu durumun en güzel örneğine geçtiğimiz aylarda katıldığım Yeşilİş 2012’de denk geldim. İki gün katıldığım bu “yeşil” oluşumun ağzımda bıraktığı o sevimsiz tadın artık önemsenecek kadar çok kişide olması yüzümde bir tebessüm oluşturuyor artık. Elbette bu tebessüm de kafi değil, sonuçta hala bir şeyler satın alarak global şirketlerin ağlarını onarmaya yardımcı oluyoruz.

Biofili kavramına dönersem, günümüz tüketici politikasını alt edecek bir geleceğin temellerini atan kavram budur. ‘Sürdürülebilirlik’ reklamları da bizi bir yerden sonra doyurmayacak, zira hizmet ettiği makamlar aşikar. Keza ‘ekolojik/organik’ kavramlarının birer marka değeri haline gelmelerinden dolayı bu benzer sonucun da gözlerimizin önüne kısa zamanda serileceğini tahmin edebiliriz sanıyorum.

Yine de her şey bir yana, moda sektörüne katılan bu zincirler de umut verici olabiliyorlar, hele de festivalde hatrı sayılır kalabalıkta olan insan topluluğunu görünce, tabii ki gerçekleri bir kenara fırlatıp atmadığınız sürece…

Yaşasın Biofilik İnsan!

Yorum yaz...