Sanıklar, Ayağa Kalkın!

Sanıklar, Ayağa Kalkın!Atila Alpöge

Gelin, geçtiğimiz aylarda yabancı gazetelerin orasına burasına sıkışmış birkaç olaya, çabucak tarafından, bir göz atalım:

- Büyük bir firma (Monsanto) özel bir tarım ilacı (zehir) üretiyor. Ama bu, bir çiftçide (ve başkalarında da) sakatlıklar yaratıyor. Oysa hiçbir uyarı yapmamış firma. Çiftçinin açtığı tazminat davasından sonra mahkeme ağır bir cezaya karar verdi Fransa’da.

- Aynı büyük firmanın (Monsanto) başı Brezilya’da da belaya girdi. Çiftçilerin şikâyeti üzerine yargı sistemi 5 milyon çiftçiye tazminat ödenmeye mahkûm etti firmayı.

- Eternit levhaları bir zamanlar çok gözdeydi. Damlara filan yayılır, orası burası bunlarla kaplanırdı. Ama sonra kansere neden oldukları anlaşıldı ve derhal yasaklandılar. İtalya’nın yargı sistemi, fabrikasındaki işçilerinin sağlığını düşünüp korumadığı için şirketin bir hayli zengin patronunu 16 yıl hapse mahkûm etti.

- Brezilya’da, yeryüzünün en büyük nefes alma ciğeri olan Amazonlarda, binlerce Kızılderili’yi geleneksel topraklarından söküp atacak büyük bir inşaat projesine yerel mahkeme ekolojik gerekçelerle müdahale etti ve yasak getirdi.

- Gene Fransa’da otomobil firması General Motors televizyonlarda yürüttüğü otomobil reklamlarında araçlarını doğanın içinde gelişi güzel hız yaparken gösteriyordu. Bu girişim mahkeme kararıyla cezalandırıldı. Çünkü reklâmlarda otomobillerin ana yolların dışına çıkıp doğanın içinde keyfince, doğayı umursamazca cirit atması yasaktı.

- Fildişine el koymak için yapılan kaçak fil avcılığı, tropikal ormanlarda gizlice ağaç kesme, gergedan katliamı gibi canavarlıklar uluslararası çeteler tarafından yürütülüyor artık. Bu olguyu gündemine alan Enterpol bu ekoloji dışı girişimleri yakından izlemeye başladı.

Aslına bakarsak, yargıya düşmüş olan bu olaylar hayli geniş ve önümüzdeki günlerde daha da büyüyecek bir meselenin ufak ve basit yansımaları. O yüzden, bu olayları tam anlamıyla kavramak için meselenin özüne eğilmek gerekiyor.

KÜRESELLEŞME

KÜRESELLEŞMEHani kimi zaman “küreselleşme” diye bir olgudan söz ediyoruz ve bunu büyük şirketlerin dünyaya, oraya buraya el atmasıyla tanımlıyoruz. Evet ama, bizler de kendi küçük yaşamlarımızda küreselleşmiş durumdayız. Aşağıdakilere bakın. Bunlar kişisel olarak küreselleşme içinde yüzdüğümüzün göstergeleri değil mi?

- Çernobil’de nükleer santral patlıyor; bunun yansımasını kendi fındıklarımızda, kendi çayımızda görüyoruz.

- Fukuşima olayından sonra yediğimiz balıklarda radyasyon var mı kuşkusuna düşüyoruz, ya da denizin Japonya’dan söküp aldığı irili ufaklı malzemeler Kanada sahillerini kirletiyor.

- Amerika Birleşik Devletleri’ndeki görülmedik kuraklık tarım ürünlerini mahvettiği için yiyecek maddeleri bütün dünyada pahalılaşıyor.

- Büyük firmalar Batı dünyasının otomobillerine bioyakıt üreteceğiz diye Afrika’da devasa tarım arazilerini kapatınca bir yerlerde açlık başlıyor.

- Orada burada yürütülen ekonomik etkinliklerde umursamazca ve sorumsuzca sera gazı salınıp durdukça yeryüzünün tamamında iklim değişimi yaşanıyor, okyanusların suyu asitleşiyor ve denizdeki yaşam zedeleniyor.

- Kutuplarda buzlar eriyor ve kendi kıyılarımızda deniz yükseliyor.

Elbette küreselleşme içindeyiz. Çünkü aynı dünyayı paylaşıyoruz. İç içeyiz. Bir bakıma aynı havayı çekiyoruz ciğerlerimize. Aynı yağmurda ıslanıyoruz. Kendi mahallemizin, kendi kasabamızın içinde kapalı gibi davranma şansımız, “yerelliğimizin” içine büzülme olanağımız kalmadı artık. Meskenimiz derme çatma evlerimiz olmaktan çıktı, yeryüzünün tamamına uzandı. Tek bir ailenin çocukları gibiyiz. Anamız da misafiri olduğumuz bu dünya.

Ama anamız hasta. Giderek de fenalaşıyor.

YÜKSELEN SESLER

Bazı muhterem kişiler 40-50 yıl önce bu hastalığı hissettiler ve ilgilileri uyarmaya başladılar. Sayıları giderek arttı. Sesleri de yükseldi. Duyması gereken kulakların sağır gibi davrandığını görünce bangır bangır bağırarak anlatır oldular. Yazılar çiziktirdiler, kitaplar yazdılar, tezler hazırladılar, toplantılar yaptılar, eylemler düzenlediler ve kurumlar oluşturdular. İyi güzel de inançla, azimle sürüp giden bu çabadan sonra bugün vardığımız nokta nedir? Hastalık gerçekten anlaşıldı mı? Gereken önlemler alındı mı? Yeryüzünü, yaşamı ve insanlığın geleceğini koruma ®C kollama altına alacak düzenler oluşturuldu mu? Söz konusu hastalığa sahip çıkması gereken devletler ve politikacılar ne yapmakla meşguller?

Bu sorulara yanıt ararken karşımıza ilginç bir manzara çıkıyor: Bitmek bilmeyen toplantılar. Örneğin, son iki yılda olduğu gibi Kopenhag’da, Durban’da, Rio’da, Doha’da dev konferanslar. Bunlara yüzlerce ülke, binlerce yetkili katılıyor. Günlerce sürüyor bunlar. Yüzlerce kişi söz alıyor. Tonlarca kağıt kullanılarak binlerce sayfalık notlar, görüşler, raporlar kaleme alınıyor.

SONUÇ NE?

Ama sonuç neredeyse “sıfır”! İklim değişimi başını almış gidiyor. Vaktiyle bilim insanları ve bilim kuruluşları küresel ısınmanın 2 dereceyle sınırlandırılması gerektiğini vurgulamışlardı. “Bunun ötesi felaket olur” demişlerdi. Şimdi bakıyoruz, büyük bir telaş içinde “4 dereceye doğru hızla ilerliyoruz” diyorlar. Yani, saygın bir düşünürün, Edgar Morin’in dediği gibi insanlık çıkmaz bir sokağa sapmış, yolun bitimindeki duvara doğru koşup duruyor; çarpıp da beynini dağıtacak biçimde. Bilginlerin önlemleri alınmamış bir gelecek için çizdikleri tabloda akıl almaz açlıklar, enerji, su ve yiyecek kaynaklarını kapışmaya yönelik kanlı savaşlar, toplumların içinde kaynaşmalar ve ayaklanmalar görülüyor.

Böyle bir tablonun ortasında çaresiz gibi duran insanlığı anlamak kolay değil. Yaşamsal tehlike içinde olan bu düzen niye etken biçimde harekete geçemiyor, niye bocalıyor?

Niye bu noktaya saplandık kaldık?

Saplandık, çünkü çok karmaşık sorunlar dizisinden oluşan bir kısırdöngünün içindeyiz.

- Geleceğe dönük köklü kararlar almasını beklediğimiz politikacıyı alın ele. Düşüncelerini ve eylemlerini 4-5 yıllık seçim dönemleri belirliyor. Daha ötesini göremiyor, uzun vadeli düşünmek işine gelmiyor ve zaten umurunda değil.

- Çevreye saygılı davranmasını beklediğimiz işadamına bakın. Beklentiler onun çalışma biçimini, üretim girdilerini, kullandığı malzemeleri hepten değiştirmesini gerektiriyor. Ama bunu yapmak onun kısa süreli çıkarlarına uygun düşmüyor.

- Endüstri devriminin yarattığı 200 yıllık düzeni döndüren güçlere göz atın. Bunlar bu eski dönemin defterini dürüp, kapatıp “yeşil” bir ekonomiye, ekoloji devrimine geçiş yapma cesaretini bulamıyorlar. Bu mümkün adımdan korkuyorlar.

- Onu bunu suçlamanın yanında kendimize de bakalım aynada. Tüketim ekonomisine kaptırmışız kendimizi. Edindiğimiz alışkanlıklardan, değer yargılarından ve bencil yaşam biçimlerinden vazgeçemiyoruz.

Böyle olunca da adeta “Bana ne! Benden sonra tufan!” diyen bir hava beliriyor.

YETER ARTIK

Bu kısırdöngünün yarattığı çıkmaz olgusu tehlikeyi bütün netliğiyle görenler arasında isyan duygusu yaratıyor ve “Artık yeter!” söylemine kapı açıyor: “İvedi olarak yapılması gerekenler var, ama bunları yapması gerekenler parmaklarını kaldırmıyorlar. Bu bir suçtur! Öte yandan yapılmaması gerekenler var, ama birileri bunları yapmakta devam ediyor. Bu da suçtur. Gelecek kuşakların, çocuklarımızın ve torunlarımızın yaşam hakkına umursamaz kalanların mutlaka cezalandırılması gerekir.” Ana çizgileri yavaş yavaş belirmeye başlayan bir yaklaşım böyle diyor.

YEPYENİ BİR KAVRAM

Bu düşüncelerden kaynaklanan bir bakış açısı gündeme oturmaya başlıyor: “Ekosit”. Hani hepimizin çok iyi bildiği bir kavram var: Jenosit, Soykırım. Onun gibi.

Birleşmiş Milletler düzenine 1948’de girmiş olan jenosit “ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen hareketler” diye tanımlanıyor. Bundan esinlenen ekosit de, şimdilik, “belli bir bölgenin ekosisteminde yaratılan ve bölge halklarının yaşamlarını barış içinde sürdürmelerini tehlikeye sokan aşırı tahribat ve yıkım” diye belirleniyor. Şimdilik dedik, çünkü konu Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne yeni sunulmuş durumda. BM bu öneriyi incelemekle meşgul.

Bu girişimi başlatan İngiliz hukukçu Polly Higgins jenosit ile ekositin aslında aynı anlamda şeyler olduğunu söylüyor. Ekosistemde yaratılan büyük tahribatın hapisle cezalandırılmasının, önceliğin dünyanın bütünlüğü yerine menfaat ve kârlara verilmesini büyük ölçüde önleyeceğini ve ciddi bir değer yargısı değişimi getireceğini belirtiyor. “Etik düşüncenin ekonomik düşüncenin önüne geçeceği ortamı hazırlamalıyız. Bugün bir firmanın tepesindeki kişi için temel sorumluluk hissedarlara dönük finansal bir sorumluluk. Çevresel tahribatın yasadışı olmadığı bir ortamda elbette kâr ön planda gelecektir. İnsanlığın geleceği adına bunu tersine çevirmeliyiz.” diyor.

Bu tanımın geri planında, yerkürenin hızlanarak karşılaştığı ve insanların doğal kaynak kullanırken yarattığı aşırı yaşamsal tehlikeler var. Zaten vaktiyle Birleşmiş Milletler jenosit, insanlık suçu, savaş suçu ve saldırı suçu diye dört ana suç belirlemiş ve “Uluslararası Adalet Divanı”nı oluşturmuştu. Ekosit kavramının da bu dört temel suçun yanına eklenmesi ve beşinci suç olması isteniyor. Bu durumda firma patronlarının, ülke yöneticilerinin ve benzerlerinin ekoloji alanındaki ihmalleri, büyük çaplı kirletmeleri ve neden olacakları yıkımlar kitlesel cinayet olarak adlandırılacak ve bu kimseler kişisel olarak sorumlu tutularak yargılanacaklar.

BU BİR FANTAZİ Mİ?

Acaba? Ama öyle görülüyor ki, hiç de değil. Kamuoyunda ağırlığı olan kişi ve kuruluşlar girişimi açıkça destelemeye başladılar. Örneğin, Sovyetler Birliği’nin son başkanı Mihail Gorbaçov şöyle diyor: “Ben Kuzey Kafkasya’lı bir çiftçi çocuğuyum. Çocukluğum doğanın içinde geçti. Ama ülkemde yaşanmış olan ekolojik tahribatı, hava kirliliğini, akarsuların pislenmiş olduğunu, orman katliamını, toprağın kirletilmiş olduğunu çok sonraları fark ettim. O gün bugündür bu konularda suskun kalamıyorum. Uluslararası özel bir yargı sisteminin kurulmasından yanayım. Öyle ki, ekoloji suçu işleyenler burada yargılansınlar. Şirket patronları da, başbakanlar da, devlet başkanları da.”

Ünlü Macar düşünür ve bilim insanı Ervin Laszlo da öyle düşünüyor: “Günümüzde insanoğlunun çevre üzerindeki etkisi açıkça görülüyor ve bu tahribatın yalnızca dar bir çerçevede kalmadığı, insan yaşamını ve varoluşunu tehdit ettiği biliniyor. Böyle bir ortamda “Barışa Karşı Ekosit Suçu”nu ilan etme durumundayız. Biz bu yöndeki girişimi onaylıyoruz ve bütün gücümüzle destekleyeceğiz.”

Dünyanın sayılı iklim uzmanlarından olan ve NASA’nın bölümlerinden birinin başkanlığını yürüten Prof. James Hansen içinde yaşadığımız kabul edilemez çıkmaza işaret ettikten sonra ekliyor: “İklim ve enerji tartışmalarında halkın daha fazla baskısına ve katılımına gereksinim var. Adalet sisteminin sunduğu bütün olanakları kullanarak kendimizin, çocuklarımızın ve torunlarımızın haklarına sahip çıkmak zorundayız.”

Daha da ötesi, Bolivya çok önceleri bu konuda yasal önlem almış ve ekoloji suçunu adalet sistemine getirmişti.

MAHKEME KAPILARINDA

2011 Eylül’ünde Londra’da İngiltere Yüksek Mahkeme salonlarında birkaç gün süren bir duruşma yaşandı. Sanık koltuklarında oturanlar petrol şirketlerinin patronlarıydı. Bunlar ekosit suçlamasıyla karşı karşıyaydılar. Suçlama bu şirketlerin neden olduğu iki felakete odaklanmıştı. Biri Kanada’da çok geniş bir alanda yürütülen katranlı kum kazısı, öteki ise Meksika Körfezi’ndeki büyük petrol kaçağı. Ve bunların yarattığı ekolojik tahribat.

Aslında bu “sahte” bir mahkemeydi. Dava da “sahte” bir dava. Yüksek Mahkeme o tarihte tatildeydi. Bunu düzenleyenler özel izinle bu salona yerleşmişlerdi. Yargıçlar, savcılar, avukatlar meslekleri gerçekten bunlar olan tanınmış kişilerdi. Jüri ise özel olarak seçilmiş saygın bir halk jürisi. Yargılanan patronları (gerçek hukuk danışmanları tarafından bilgilendirilip desteklenen) tiyatro oyuncuları temsil ediyordu. Önceden saptanmış bir senaryo yoktu. Bu nedenle kıran kırana bir dava oldu bu. Maksat, ekoloji yargılamalarının günün birinde gerçekleşeceğini vurgulamaktı.

Geçenlerde ise, Hollanda’nın saygın baskı kuruluşlarından biri sert bir çıkış yaptı: “Bir hükümet iklim değişimi konusunda yapması gerekenleri yapmıyor mu? Öyleyse onu derhal adalet sistemine teslim etmek gerekir. Avrupa insan hakları mevzuatı buna olanak tanıyor. Çünkü bu alandaki ihmal milyonlarca insanın yaşam hakkını zedelemek sonucunu yaratır.” Bu sözlerden sonra kuruluş kendi hükümetini uyardı: “Ya sera gazını salımını sınırlamaya başlarsınız, ya da biz insan hakları ihlali suçlamasıyla yargıya başvuracağız.”

Bu girişimin başını çeken hukukçulardan Roger Cox şöyle diyor: “İkinci Dünya Savaşı’nda yaşanmış olan korkunç insan hakları ihlallerinden sonra böyle bir şeyi tekrar yaşamayız, sanıyorduk. Ama şimdi aynı boyuttaki bir durumla karşı karşıyayız. Var olma hakkı yeniden gündeme oturmakta. Olup bitene bakın. Bir yandan, ordunun hazırladığı resmi raporlar toplumları çökertecek bir enerji krizinin eşiğinde olduğumuz konusunda hükümeti ikaz ediyor. Öte yandan bilim çevreleri önümüzdeki yıllarda çok tehlikeli bir iklim değişiminin içine gireceğimizi söylüyor. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi ise birkaç yıldan beri bu konuda uyarı yapıyor. Böyle olduğu halde halk bu durum hakkında bilgilendirilmiyor. Demokrasi kavramının temelinde hükümetlerin karar alma yetkilerini halkın güvenliğini koruyacak biçimde kullanmaları yatıyor. Oysa şimdi bunun tam tersi bir durumu yaşıyoruz. Demokratik düzen büyük şirketlerin ve özellikle fosil yakıt girişimcilerinin kuşatması altında. Bu çerçeve içinde adalet sistemini devreye sokmak zorundayız.”

EKOSİT GELİYOR

Gelmesi kolay olmayacak elbette. Ama öyle görünüyor ki, Birleşmiş Milletler eninde sonunda bu kavramı gündemine alacak, uzun boylu tartışacak, dirençleri kıracak ve ekositi insan hakları sisteminin içine yerleştirecek.

Ve günün birinde şu sözleri uluslararası mahkemelerin salonlarında duymaya başlayacağız:

“Ekoloji suçu sanıkları, ayağa kalkın!”

Yorum yaz...