Dünyayı İklim Zirveleri mi Kurtaracak?

Önder Algedik,
Proje Yöneticisi, İklim ve Enerji Danışmanı, Aktivistiv

Bugün doğan birisi 2050 yılında 37 yaşını kutlayacak. Düşünsenize, bu kadar çok teknolojik gelişmenin yaşandığı günümüzde, 2050 yılına kadar yaşananlar ne kadar heyecan verici. Sadece bugün 37 yaşında olan birinin yaşamı süresince olan gelişmelere baktığımızda bile bunu hissedebiliyoruz. Bugün, iklim değişikliği konusunda öne çıkan iki tarih var. Birincisi, 2020, diğeri ise 2050. 

Kısa dönemli hedefler açısından ve Kyoto Protokolü’nün ikinci yükümlülük dönemi bitiş tarihi olması gibi bir dizi anlama sahip 2020 yılı. 2050 ise, uzun dönemli bir referans noktası. Basit bir örnek verecek olursak, 2050 yılında, 1990 yılında 100 olan sera gazı salımlarımızı 20’ye, hatta 10’a düşürmemiz gerekiyor.

37 yıl sonrasını anlamak için,  geçtiğimiz 37 yılı, sadece iklim değişikliği ile alakalı bilgiler ile bir hatırlayalım isterseniz.

37 yıl önce, 1976!

1976’da atmosferde fosil yakıt kaynaklı karbondioksit miktarı 332 milyonda parçacık (ppm- part per million) idi. O yıl doğanlar için, atmosferdeki karbondioksit miktarı, bugün güvenli sınır olan 350 ppm’in çok altındaydı. Sanayileşme öncesi 280 ppm ortalamasından yine de oldukça yüksek bir oran olduğunu söyleyebiliriz. 

1977 yılına geldiğimizde, karbondioksit miktarı bir anda çok hızlı arttı. O dönemde yılda 1,4 ppm’lik bir artış olurken,  1977 yılında 2,1 ppm’lik bir artış ile yoğunluk bir anda 335 ppm’e çıktı. Yani 1976’da doğan birisi, 2 yaşına girdiğinde doğumuna göre neredeyse 4 ppm’lik bir artış ile karşı karşıyaydı.

1979 yılı, uluslararası iklim müzakereleri açısından ilginç bir yıl oldu, bir ilk başarıldı. İlk defa, bilim dünyasının söylemleri etkili olmuştu ve Birleşmiş Milletler’e bağlı Dünya Meteoroloji Örgütü’nin daveti ile Şubat ayında Birinci İklim Konferansı düzenlendi. Bu konferans daha sonrasında iklim konusunda çalışan IPCC-Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli (1988) ve UNFCCC- Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Paneli (1994) kurulmasına vesile oldu.

Kısaca, 1976’da doğan arkadaşımız daha 3 yaşında iken ilk zirvesini gördü ve IPCC kurulduğunda 9 yaşında, ülkelerin iklim müzakerelerini UNFCCC çatısı altında yapmaya başladıklarında ise 15 yaşına girmişti. Ancak, küresel bir adım için böylesine geniş işbirliklerinin kurulması bunca zaman alırken, Hawai’de bulunan Mauna Loa Ölçüm istasyonu 1988 yılı karbondioksit ortalamasını 351.56 ppm olarak verdi!

BUGÜN

37 yıl öncesinden bu güne kadar pek çok adım atıldı. Atılan adımlardan daha fazla başta karbondioksit olmak üzere, metan, diazot monoksit gibi sera gazları atmosfere daha fazla salınır hale geldi. Elimizde BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Kyoto Protokol’ü dışında resmi bir anlaşma yok. Ancak, iklim zirvelerinden çıkan bir dizi metin söz konusu. Aralık 2012’de Doha’da gerçekleşen 18. Taraflar Konferansı ile de 2015’e kadar sera gazı salımlarını küresel düzeyde azaltan, yani herkesin katıldığı bir anlaşma sonuçlanacak ve 2020’de, 7 yıl sonra yürürlüğe girecek.

Ancak, 1976’da 332 ppm olan karbondioksit yoğunluğu bugün artık 394 ppm’i aşmış durumda. Bunun karşılığı olarak da, sanayileşme öncesine göre yaklaşık 1 C daha sıcak bir atmosfere, sıklığı ve şiddeti artmış bir iklim sistemine sahibiz. 

Meteoroji İşleri Genel Müdürlüğü’nün 2010 yılını değerlendirdiği rapora, 2010 yılı 1970-2000 yılı normalleri olan 12.81C’nin tam 2.38C daha sıcak geçmiş. İşin daha da kötüsü, Türkiye meteoroloji verileri içinde  en sıcak 10 yılın tamamı 1998-2010 yılları arasında gerçekleşmiş! Sıcaklık artışı yanında da artık hergün başka bir aşırı hava olayı ile karşı karşıyayız. Artık, yaz kış eksik olmayan sel felaketleri, bir kaç saatte o kentin o ay ki ortalamasının bir kaç katı kadar yağış, aşırı soğuk hava rekorları ve sıcak hava olayları ile sık sık yaşıyoruz.

GELECEK

IPCC 2007 yılında yayınladığı raporda, karbondioksit miktarını 450 ppm’in altında tutmazsak, iklim sisteminin devrileceğini söyledi. Bunu söylerken de %50 ihtimalle iklimin devrilme noktasını 450 ppm olarak tanımladı. Yani 450 ppm bile çok riskli idi. 2008’de ise, bir grup bilim adamı iklim değişikliği için güvenli yoğunluğun 350 ppm olduğunu ortaya koydu.

Bugün ise 394 ppm mertebesinde atmosferde karbondioksit yoğunluğu olduğunu düşünürsek, yılda 2 ppm’den fazla artış ile, 2050 den çok daha önce mesela 2030’lar gibi 450 ppm’e çıkacağını tahmin etmek zor değil. Yani, kesin olan bir şey var ki, bugün doğan birisi 2050’ye geldiğinde 37 yaşında olacak mı bilinmez ama iklimin dengelerinin altüst olacağı kesin. İklim dengelerinin altüst olmasından kastettiğimiz şey bugünden biraz daha farklı.

İKLİMİN DEVRİLME NOKTASI

İklim dengelerinin altüst olması, ya da bilimsel ifade ile iklimin devrilme noktasıdır. Yani, insanoğlu fosil yakıt kullanımını bıraksa bile, iklimi dengeleyen Kutup Buzulları, mercan resifleri, Amazon Ormanları gibi unsurları kaybetmemiz,  onların sağladığı iklim dengelerinden mahrum kaldığımız için sıcaklık artışının artık kendiliğinden olması diyebiliriz. Yani bugün sıcaklığı 1 derece arttırarak yaşadığımız bunca felaketin bugünden daha sık ve daha şiddetli olması. Bugün devrilme sürecinin emarelerini görüyoruz. Temmuz 2012’de Grönland Buzulunun yüzey tabakasında aşırı erime, Eylül 2012’de Kuzey Kutbu buzulunuzun tarihinin en küçük alanına ulaşması sürecin başladığını gösteriyor.

BİLİM SÖYLEMİŞTİ

Bilim dünyası 1979’da yapılan ilk iklim konferansından da önce fosil yakıtların küresel sıcaklığı arttırdığını ve insan kaynaklı iklim değişikliğine yol açtığını söylüyordu. IPCC 4 defa kapsamlı bir rapor hazırlayarak sundu. En son 2007’de çıkan 4. Değerlendirme Raporu ardından bu sene sonundan itibaren 5. Değerlendirme Raporunu parça parça sunmaya başlayacak. Bu raporlar ciddiye alındığı oranda politika sahnesinde değişikliklere yol açtı. Örneğin birinci rapor ardından UNFCCC kuruldu. Bu değişikliklerin ise çözüm için gerekli adımlardan uzak olduğunu itiraf etmeliyiz.

Bilimin söylemleri politikacıların kulağına tam olarak gitmese de, raporlarında biraz iyimser olduğunu da söylemek zorundayız. 4. Değerlendirme Raporu ile 450 ppm senaryosunu ortaya koyan IPCC, bunun bile riskli olduğunu söylemiş, iklim için güvenli yoğunluğu ortaya koyamamıştı. 2008 yılında aralarında James Hansen’in de bulunduğu bir grup bilim insanı, güvenli yoğunluğun 350 ppm olduğunu ortaya koydu.

Bir başka örnek ise, Kuzey Kutbu yaz buzulları. 2007 yılı raporuna göre 2070’den sonra tamamen erimesi beklenen kutup buzulları, bugün çalışan buzul bilimcilere göre 2015 ya da 2016 yaz ayları sonunda erimesi ihtimalini dillendiriyor.

Bilim galiba biraz kibarca söylüyor. Bu kibarca söylem bile durumun aciliyetini ortaya koymuyor, politikaları değiştirmeye yeterince neden olmuyor.

Hep sorun, peki çözüm ne kadar uzak?

2005 yılında İngiliz Hükümeti baş ekonomisti Sir Nicolas Stern tarafından hazırlanan “İklim Değişikliğinin Ekonomisi” başlıklı raporda, iklim değişikliğinin etkileri ve ekonomik sonuçları konusunda modeller ve değerlendirmeler yapılarak elde edilen sonuçlar 2006 yılında hükümet ve kamuoyu ile paylaşıldı.

Stern raporunda, ekonomik çalışmalar sonucunda, adım atılmamasının toplam maliyeti ve risklerinin, her yıl ve kalıcı olarak küresel gayri safi hasılaların %5’i kadar bir kayba denk düşeceğini belirtmiştir. Daha geniş etkiler ve riskler dikkate alındığında ise zararın, gayri safi hasılanın %20 ya da daha fazlası olabileceği ifade edilmektedir.  Raporda, bir diğer yandan, iklim değişikliğinin etkilerini azaltacak adımlar için küresel gayri safi hasılanın sadece %1’inin yeterli olacağı sonucu da verilmiştir.

Öte yandan, 2007 yılında IPCC’nin 4. Değerlendirme raporunun yayımlanması ve güncel  bilimsel veriler ışığında, yaşanan iklimsel değişim sürecinin daha hızlı geliştiği ortaya konuldu. Bu yeni gelişmelerin ardından  Stern, iklim değişikliğine karşı gerekli harcama için ayrılacak küresel gayri safi hasılanın %1’i yerine, durumun ciddiyeti ve aciliyeti nedeniyle  bu oranın %2 olması gerektiğine dair bir açıklamada bulundu.

DARA tarafından hazırlanan İklim Kırılganlık Raporu’naii göre dünyada 2010 yılında yaşanan iklim felaketleri ve doğrudan hayatımıza etkilerinin maliyeti toplam Gayri Safi Milli Hasılanın %1,7’sine ulaşmış durumda. Raporda geçen bir başka veri ise, iklim değişikliği kaynaklı yıllık ortalama 400 bin insan ölüyor. 

Sadece bu iki veriyi yan yana koyduğumuzda, fosil yakıt yatırımlarına yapılan her harcama ile daha fazla risk ve felaketi hayatımıza aldığımızı, tam tersini yaptığımızda ise sorundan uzaklaşmaya başladığımızı görüyoruz.

İKLİM ZİRVELERİ DÜNYAYI KURTARIR MI?

2012 yılı Aralık ayında Doha’da 18. Taraflar Konferansı gerçekleşti. Zirveden çıkan sonuç, bırakın 350 ppm senaryosunu, yada bir başka deyişle sıcaklık artışını 1,5 C ile sınırlamayı, 450 ppm senaryosuna, yani 2 C sıcaklık artışı ile sınırlamaya bile yetmeyecek görünüyor.

İklim zirveleri, 190’dan fazla ülkenin 10 binden fazla katılımcının yer aldığı dev bir müzakere. Orada atılacak her adım, küresel bir dönüşüm için ciddi bir sinyal.

Ancak, hayat ve politikalar hep tepeden değişmiyor. Aşağıdan değişimin de ciddi rolü var. Aşağıdan alınan kararlar ve yapılan uygulamalar, tepedeki politikaları da belirliyor. Örneğin Avustralya’da Howard hükümeti iklim için bir şey yapmayacağını söyleyerek 2007’de seçime girdi ve kaybetti. Ardından gelen Rudd hükümeti seçimlerden birkaç gün sonra Kyoto Protokolü’nü imzalayarak Bali’deki 13. Taraflar Konferansı’nda sekretaryaya teslim etti. Bali zirvesi, iklim açısından iyi sayılan bir zirve oldu.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Avrupa Birliği’nin hedeflerini az bulup AB ile görüşen iş adamları, daha fazla  çözüm için adım atan belediyeler, bir dizi sivil toplum örgütlerinin listesi çıkartılabilir.

Sonuçta, iklim zirveleri mi, yoksa toplumsal dönüşümler ya da adımlar mı bu sorunu çözecek, göreceğiz. Ancak, örnek yaratmak, yaratılan örneklerle politikaları yükseltmek bizim elimizde. Yoksa Enerji Bakanımızın dediği gibi “ kömürü toprakta mı bırakacağız” sorusu ile geleceğimizi kara kara düşünebiliriz.

2014’de doğan bir çocuk, 2050’de 37 yaşında olacak. Aritmetik olarak  bu doğru, ama iklim değişikliği açısından şansına dair aritmetik bir kesinlik vermek zor. Siz en iyisi kömürün ve petrolün hayatınıza karar vermesine izin vermeyin!

Yorum yaz...